Bir 27 Mart daha geçti…

Türkiye’de tiyatronun sorunları üzerine tartışmalar Mart ayına yaklaşırken alevlenir. Konular hep aynıdır. Salon sorunu ilk sırada yer alır.


Türkiye’de tiyatronun sorunları üzerine tartışmalar Mart ayına yaklaşırken alevlenir. Konular hep aynıdır. Salon sorunu ilk sırada yer alır. Ödenek / devlet yardımı da öyle… DT’nin (Devlet Tiyatroları) yapılanma sorunları üzerinde durulur. Diğer tartışmalar tiyatro eğitimi, yeni oyun yazarı yetişmemesi üzerine odaklanır. Genellikle devletin bir sanat politikası olmamasından şikâyet edilir.
Tartışmaların alevi bir 27 Mart’ın geçmesi ile birlikte bir dahaki 27 Mart’a kadar da kor halinde bırakılır… Ateşi canlandıran olaylar olur tabii; tiyatro binalarının yıkılması gibi örneğin…
Ancak sorunların çözüme ulaştırılması adeta bir yılan hikayesine dönmüştür. Yoksa sorunları dillendirenler de dinleyenler de sessiz bir ortaklık içindedirler de tiyatronun diğer sorunlar sıralamasındaki yerinin arkalarda olduğunu mu düşünmektedirler?
Türkiye tiyatrosunun sorunları Türkiye’nin genel sorunlarından elbette soyutlanamaz; çözüm bekleyenler yalnızca tiyatronun sorunları değildir.
Ülkemizde diğer alanlardan bazılarındaki sorunlara, araştırmayı yapanlar da dâhil olmak üzere, rasgele bir seçimle bakınca;
Eğitim Sen’in 11 Şubat 2007 tarihli raporuna göre, Türkiye genelinde yapılan; 250 okulda, 650 öğretmeni kapsayan araştırmaya göre İstanbul, Ankara ve İzmir ile Akdeniz Bölgesindeki okullarda, keyif verici haplara rastlanma oranı daha yüksek. Liselerin yüzde 26’sında keyif verici hap görülürken, uyuşturucu maddeye rastlanan okul oranı yüzde 12. Araştırmaya göre, okulların yüzde 20’sinde yönetici ve öğretmenler, öğrencilere saç kesme cezası veriyor. Yöneticilerin yüzde 10’u, öğretmenlerin ise yüzde 18’i okulda sopayla dolaşıyor. Öğretmenlerin dayak atmasına, okulların yüzde 39’unda rastlanıyor. Araştırmaya göre, 2006 bahar eğitim ve öğretim yılında, öğrencilerin yüzde 90,69’u birbirine küfretti, yüzde 88,18’i kavga etti, yüzde 88’i sigara kullandı veya bulundurdu. Her 4 okuldan 3’ünde öğrencilere okul dışında sataşma, her 3 okuldan 1’inde ise bıçaklı-silahlı kavga yaşandı. İstanbul’da, okulların yüzde 50’sinde öğrenciler arasında bıçaklı kavga meydana geldi. Okul içinde kız öğrencilere laf atma, rahatsız etme oranı yüzde 56,44, okul dışında ise yüzde 69,19. Öğretmenlerin yüzde 56,37’si hakarete uğradı, yüzde 20,30’u öğrencilerin fiziki tehdit ve saldırısına maruz kaldı.
Freedom House (Özgürlük Evi) 2006 Raporu’nda Türkiye’yi yarı özgür ülke konumunda ilan etti. Freedom House’a göre, “yarı özgür ülke”de politik haklara ve sivil özgürlüklere sınırlı saygı gösterilmekte; bu tür ülkelerde kurumlar ve yaşam alanları bir çürüme içinde, adalet sisteminin işleyişinde zafiyet var, etnik ve dinsel çatışmalar hüküm sürmekte, ülke sınırlı bir çoğulculuk görünüşüne rağmen genellikle bir siyasi parti egemenliğinde.
Türkiye Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın 1 Şubat 2006 WWF-Türkiye Sulak Alan Raporu’na göre, Türkiye’de son 40 yıl içerisinde yaklaşık 1.300 bin hektar sulak alan; kurutma, doldurma ve su sistemlerine müdahaleler nedeniyle ekolojik ve ekonomik özelliğini yitirmiştir. Türkiye’deki toplam sulak alanların 2,5 milyon hektar olduğu düşünüldüğünde, son 40 yılda sulak alanlarımızın yarısını kaybettiğimizi söyleyebiliriz.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Boşaltılan Yerleşim Birimleri Nedeniyle Göç Eden Yurttaşlarımızın Sorunlarının Araştırılarak Alınması Gereken Tedbirlerin Tespit Edilmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonu Raporu”na göre; OHAL Bölge Valiliği’nin verdiği rakamlara dayanılarak, OHAL kapsamındaki ve mücavir alandaki iller ile bazı çevre illerde, 1997 yılı itibariyle 905 köy ve 2.523 mezranın boşaltıldığı ve göç edenlerin sayısının 378.335 olduğu belirtiliyor.
AB Veteriner Hekim Platformu’nun “AB Uyum Sürecinde; Türkiye Hayvancılığının Başlıca Sorunları Ve Çözüm Önerileri” başlıklı raporu’na göre, Türkiye’de 24 Ocak 1980’den bu yana uygulanan yanlış politikalar sonucu hayvancılık gerilemiş ve tükenme noktasına doğru gelmiştir. Son yıllarda giderek ağırlaşan olumsuz gelişmeler öncelikle hayvansal gıda ile beslenme ihtiyacı olan halkımızın, ülkemizde hayvancılıkla uğraşan kesimler ile bu sektörde profesyonel olarak çalışan meslek mensuplarının çalışma koşullarını, istihdam alanlarını ve iş güvenliği konularını da sıkıntılı bir noktaya getirmiştir.
Ankara Ticaret Odası’nın 22 Kasım 2006 Basın Açıklaması’na göre, Sağlık Bakanlığı 2007 bütçesinin, “sağlıkta dönüşüm programı” çerçevesinde Bakanlığın alandaki rolünü küçülten ve planlayıcı-denetleyici bakanlığa indirgeyen yönelim üzerinden kurgulandığı görülmektedir. 2007 yılı bütçesi 204.9 milyar YTL olarak belirlenmiştir. Sağlık Bakanlığı 2007 Bütçesi bir önceki yıla göre yüzde 12 oranında azaltılmıştır.
Çocuk Acil Tıp ve Yoğun Bakım Derneği beyanına göre; Türkiye’de çocuk ölümleri ülkemizin kuruluşundan bu yana önemli oranda azalmış olmasına rağmen henüz arzulanan düzeye gelebilmiş değildir. Ülkemizde 2005 yılı itibariyle her saat 5-6 çocuk (5 yaş altı) ölmekte; yani her gün 134 çocuk (5 yaş altı) çeşitli nedenlerle kaybedilmektedir.
Sağlık Bakanı Recep Akdağ, DYP Denizli Milletvekili Ümmet Kandoğan’ın soru önergesine verdiği yazılı yanıtta, Anne ölüm oranının 1998’de yüz bin canlı doğumda 49,2, bebek ölüm hızının bin canlı doğumda 43 olduğunu, 2003’de yapılan Türkiye Nüfus Sağlık Araştırmasına göre ise bebek ölüm hızının binde 28,7’ye düştüğünü belirtti. Bakan Akdağ, 5 yaş altı ölüm hızlarının İtalya’da binde 4, Yunanistan, Fransa ve Almanya’da binde 5, İrlanda’da binde 9, Letonya’da binde 13, Sırbistan-Karadağ’da binde 14, Bulgaristan’da binde 15, Romanya’da binde 20 olurken Türkiye’de bu oranın binde 37 olarak gerçekleştiğini bildirdi. Sağlık Bakanı Akdağ’ın verdiği bilgiye göre, yüz bin canlı doğumda anne ölüm oranları İrlanda’da 4, İtalya, Finlandiya, İspanya’da 5, Almanya’da 9, Polonya, Slovakya ve Yunanistan’da 10, Fransa’da 17, Estonya’da 38, Letonya’da 61, Türkiye’de ise 49.2 olduğunu ifade etti.
Tiyatro yoksa salt oyun olarak düşünülüyor da yukarıda kaydedilen sorunlar ile kıyaslandığında dikkate mi alınmıyor?
Yoksa Türk/Türkiye tiyatrosu, kendisi mi kendini yukarıda dillendirilen sorunlardan soyutlamış/
kendisinin ve ikliminin-coğrafyasının-insanının-çağının sorunlarını dillendiremiyor da kendisine destek olacak geniş kitlelere mi seslenemiyor/
tiyatronun bir ifade aracı olduğu mu unutulmuş yoksa/
yoksa tiyatronun bir sanat olduğu mu unutulmuş/
yoksa tiyatro popüler kültür ile karşılaşmasında mağlup mu oldu/ona teslim mi oldu yoksa/
genel kanı tiyatronun salt bir eğlence aracı mı olduğu/
tiyatro okullarının eğitimi mi yeterli değil kadroların yetişmesine/
tiyatro cehaletle savaşmakta yeterince cengaver mi değil/
yoksa Türk/Türkiye tiyatrosu daha oluşmadı mı?
(*) Doç. Dr. DTCF Tiyatro Bölümü Öğretim Üyesi
Selda Öndül*
www.evrensel.net