GÖZLEMEVİ

GÖZLEMEVİ

  • Baharın cıvıl cıvıl, kımıl kımıl kendini gösterdiği şu günlerde, geçenlerde içinden sanatın lütfen ve “kısmen” geçtiği kentlerden birinde değil, ama sanatın içinden geçen kentteydim. Eskişehir’deydim.


    Baharın cıvıl cıvıl, kımıl kımıl kendini gösterdiği şu günlerde, geçenlerde içinden sanatın lütfen ve “kısmen” geçtiği kentlerden birinde değil, ama sanatın içinden geçen kentteydim. Eskişehir’deydim.
    İki üniversiteli kent, bilimsel ve sanatsal etkinlikler bakımından büyük kentlerle yarıştan kopmamıştı. Bilimsel kongreler için yeğlenen, senfoni orkestrası, operası bulunan gönül bağlantılı olduğum Eskişehir’de, Anadolu Üniversitesi kampusunda ağırlandım.

    “Yangın yerinde orkideler”
    Evet… Türkiye’deki ilk ve tek profesyonel üniversite tiyatrosu olan Tiyatro Anadolu’nun çağrılısıydım. 2006-2007 sezonunda dört oyunla seyircileriyle buluşmayı sürdürmekteydiler. Işıklar içinde kalası Memet Baydur’un “Yangın Yerinde Orkideler”ini tam 15 yıl sonra yeniden sahne ışıklarına kavuşturmuşlardı. Yaklaşık bir yıl önce, 15. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında Tiyatro Anadolu yapımı olarak izlemiştim. Yaşamın yol ayrımına gelmiş bir “Adam”ın (Polat Bilgin) köprü altına gelmesiyle başlayan oyun, kendisiyle ve hayatla yaptığı hesaplaşmanın son durağındaki Nuri (Arif Pişkin) ve Neriman’la (Aylin Aydoğdu) karşılaşmasıyla gelişiyordu. Bir kenara çekilmeyi seçmiş, samimi, güler yüzlü bir o kadar da hüzünlü olan; hayata tutunmanın yolunu burada bulan rıhtım insanlarıydı Nuri ve Neriman… Kısa süre de olsa kader birliği yapan üçlünün karşısında ise; tüm sahteliği ve riyakârlığıyla Nebati (Ümit Aydoğdu), Nezih (Süleyman Karaahmet) ve Nurçin (Nazan Yerli) durmaktaydı. Düşle gerçeğin birbirine karıştığı oyunda yaşam içinde yerini bulamayanların çatışması vardı Baydur’un oyununda. Gökhan Soylu, Memet Baydur’un çok katmanlı anlatımını son derece iyi kavramış; yaşam-ölüm, doğu-batı, köy-kent, zenginlik-yoksulluk, varlık-yokluk, ezen-ezilen ve bunlar gibi pek çok karşıtlığı oyun-gerçek ikileminde ve de hem ironik, hem de eğlenceli bir biçem içinde sahneye yansıtmıştı. Hakan Dündar, gözü okşayan dekor ve kostümler tasarlamış, Enver Başar, Enver Başar gibi bir ışık düzeni kurmuştu. Oyuncuların tümünü başarılarıyla aklıma “nakşetmişim”. Aralarından Aylin Aydoğdu’yu, Nazan Yerli’yi ve Arif Pişkin’i “mek parmak” öne çıkartarak…

    “Aşkın karın ağrısı”
    Mustafa Sekmen’in yazıp yönettiği “Aşkın Karın Ağrısı”, bu gelişimde Eskişehir’de izlediğim ilk oyun oldu. Mehmet Sekmen, halk ve köy tiyatrosu geleneği ile Anadolu halk danslarından yararlanarak çağımız sahne ve oyunculuk olanaklarını kullanmayı amaçlamış. Biçimleri farklı bir gösterim biçimine dönüştürmek istemiş. Oyuncuların kendi bedensel arayışlarından doğaçlamaya yönelmiş. “Tehlike”yi konu edinmiş. Tehlikeden korunma güdüsünü öne çekerek dil oluşturmayı denemiş. İyi mi etmiş? Şimdi göreceğiz efendim.

    “Performans”ın içinden çıkamadım
    Benim Değerli Okurum, “Aşkın Karın Ağrısı”nı yazan ve yöneten Yrd. Doç. Dr. Mustafa Sekmen’in, oyun metnini bilerek ve isteyerek oyunluktan çıkardığını, “performans” yaptığını öncelikle söylemeliyim. Sekmen’in sahne olgusu kolay betimlenemiyor, çünkü “performans”ın göstergeleri uygulamada küçük kalıyor, zor algılanıyor, hatta hiç algılanamıyor. “Performans” kapalı ve okunamaz durumda. Bastırılan vurgular, bakışlar, hareketler, anlam uyandıran anlar yok değil, yok değil ama anlamın yittiği ve pek az dışa vurabilen yerler fazlalıkla ağırlıkta. Örneğin, oyun öncesi “sahne hazırlama” tablosuna neden gerek görülmüştür anlayamadım. Haydi diyelim ”elma” objesi Adem ile Havva öyküsünü gönderme, iyi de Samuray kılıcı, kovboy tabancası ve kılıfı, asker palaskası, Kızılderili’nin (oku olmayan) yayı ne demek oluyor? Adam ilkeldir. Bu olgu da davranış biçiminden, konuşamamasından, böğürür gibi sesler çıkarmasından bellidir. Tamam. Zaman da ilkel zamandır. Fonda birbirine karışan çakal uluması ve kuş sesleri zamanı vermektedir. İyi de ya sonrası? Mustafa Sekmen ne demek çabasında, hangi iletiyi seyirciye geçirmek istiyor? Bilmiyorum, bilemiyorum. Belki de ben anlamadım, o da olabilir elbette. Gel gelelim, illa soracak olursanız, Mustafa Sekmen’in öznel bakışının uçucu bir izlenimle yetinmemiş olmasını dilerdim. İzleyici için algılanan nesnenin devinimlerini estetik açıdan görmek, hatta bedensel olarak oyuncu-dansçının gelişimlerini, gösterimini kendi dinamiği içerisinde izlemek yetmiyor derdim. Oyun katalogunda “farklı yeni bir hikâye ve ifade biçimi”nden söz ediyor, ama “Aşuk ile Maşuk”un da işe karışmasıyla “performans”ın iyiden iyiye içinden çıkılmaz olduğunu söylerdim.

    Kostümcüler ne yapmak istemiş
    Diğer taraftan, Duygu Özgül-Seçil Tekin ikilisinin kostüm tasarımlarında Adam’ın pantolonunun sol bacağında üst bacak kemiği, patella ve kaval kemiği “resmetmelerine” sözüm yok da, sağ bacağında neden sadece üst bacak kemiği çizdiklerini anlamadığımı açık yüreklilikle itiraf ediyorum. Arif Pişkin’in ve Yonca Ender Sekmen’in performanslarını kutlamadan da edemiyorum. Arif Pişkin’in güldürü yeteneğini bir kez daha takdir ederken, Yonca Ender Sekmen’in danslarıyla sahnede bir görsel şölen çıkarmasını, vahşi çığlıkları kafa sesi kullanarak atmasıyla kakofoni yaratmamasını asla görmezden gelmiyorum.

    Aydoğdu’dan “Kafkaş Tebeşir Dairesi”
    Neyse!.. Emeklerine dirlik diyeyim. Bu arada, Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Sahne Sanatları Bölümü son sınıf öğrencilerinin de bir çalışmasını izleme olanağı buldum, onu da şuracıkta anlatıvereyim dilerseniz. Brecht’in, “Kafkas Tebeşir Dairesi” başlıklı oyunuydu bu çalışma. “Kafkas Tebeşir Dairesi”, Brecht’in eski bir Çin efsanesini temel aldığı bir oyundur, bilirsiniz. Çökmekte olan feodal düzenin egemenleri birbirlerine düşmüşlerken, kellesi uçurulan bir valinin yeni doğmuş oğlunun anası kendi malının ve canının derdine düşünce ortada kalmasını anlatır. Oyunu, bölümün öğretim üyesi Ümit Aydoğdu sahneye koymuştu.

    Umut kıvılcımı gençler
    Aydoğdu’nun, Brecht karakterlerinin ikilemlerinden kahraman-suçlu çelişkisini irdeleme yorumunu yürekten alkışladım. Aydoğdu, Brecht kuramlarının çözümünü sadece estetik ya da akademik araştırmalara bağlamamıştı ve Brecht’in dünya görüşü kuramlarını, giderek deneylerini yönlendirmeyi başarmıştı. Elindeki gencecik malzemeyi deneyler yoluyla ve belli bir dünya görüşünü aydınlığa çıkartarak yönetmişti. Brecht’in burjuva tiyatrosundaki alışkanlıkları ortadan kaldırmak için önerdiği tiyatral araçları bilinçli biçimde kullanmış, ama kalıp olmaktan da kurtarmıştı. Estetik kötürümlük yoktu yorumunda. Tiyatronun da her şey gibi her an değişebilir olduğunu kanıtlıyordu adeta. Dizgeleri kategorik düşünmemişti. Oyun metnini doğal olarak bir çalışma metni olarak yeniden düzenlemediğini, grup çalışmasını öne çektiğini sezinledim. Son derece yüksek enerjili, mükemmel bir ritim elde ettiği, anlatım olanaklarını yaratıcı bir biçimde kullandığı bir iş çıkarmıştı ortaya. Ne yalan söyleyeyim, oyunun sonunda gözlerim yaşardı, kıvançtan ağlamaklı oldum. Gençlerin tümü elbirliğiyle içime umut kıvılcımları düşürdü.
    Haaa, sahi!... Umut demişken, özel tiyatro yöneticilerimizin kulaklarına fısıldayıvereyim… Asker’i canlandıran Çağrı Mengüç de, Grusche’ye can veren Seçil Dedeyi de veee oyunun sefahat, rüşvet düşkünü serseri bilge Azdak’ı Pınar Şenol da bu yıl mezun olup hayata atılıyor. Hani, yani, ne diyeyim… Benden söylemesi…
    (Üstün Akmen’in Eskişehir’deki tiyatro izlenimleri 20 Nisan Cuma günü de sürecek)
    Üstün Akmen
    www.evrensel.net