UFUK

  • Cumhurbaşkanı seçimleri için takvim işlemeye başlarken, kimin aday olacağına ya da kimin aday olmaması gerektiğine dair tartışma da sürüyor.


    Cumhurbaşkanı seçimleri için takvim işlemeye başlarken, kimin aday olacağına ya da kimin aday olmaması gerektiğine dair tartışma da sürüyor.
    Geçtiğimiz cumartesi günü Ankara’da düzenlenen ve Erdoğan’ın ya da benzer özelliklerdeki birinin adaylığına karşı açık tavır içeren miting, Türkiye burjuvazisinin de kafasını karıştırmış durumda. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile 7 Mart günü bir araya gelen ve ardından da kameralar önünde açıklama yapan TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ’ın, “Başbakan isterse ve TBMM de seçerse demokrasinin gereği olarak cumhurbaşkanı olur” dediği anımsanacaktır. Baykal da, bunun üzerine araya girerek, “TÜSİAD’ın da buna itirazı yok” karşılığını vermişti. Dün de, NTV/CNBC-e ortak yayınına katılarak yaptığı açıklamasında ise TÜSİAD Başkanı Yalçındağ şunları söylüyordu: “Cumartesi günkü miting hassasiyetin ortaya konması açısından önemli. Toplumsal hassasiyeti önemsemeden bir cumhurbaşkanı seçilirse, bu orta vadede ekonomik ve siyasi istikrarsızlığa neden olacaktır. Şahsi hislerim, Erdoğan’ın cumhurbaşkanı adayı olmayacağı yönünde. Aksi olsa da bu makamın gereğini titizlikle yerine getirmesi için azami dikkat harcaması gerekecektir. Çünkü toplumdaki hassasiyeti görüyoruz.”
    40 gün ara ile TÜSİAD Başkanı Yalçındağ’ın, böylesi önemli bir konuda birbiriyle çelişkili gibi görünen açıklamalar yapması nasıl açıklanabilir?
    Öncelikle TÜSİAD’ın “ekonomi borsası” ile “siyaset borsası” arasında uyumlu bir dengeyi gözettiği, Erdoğan’ın adaylığı açısından çok gönüllü olmasa da, sistemi gerebilecek askeri zorlamaları da sorunlu gördüğü açık. Ankara’daki miting, askeri ve statükocu zorlamaların, onunla birebir örtüşmese de, modernist cumhuriyet kuşakları içinde ciddi bir kitle tabanına sahip olduğunu gösterdiği için muhtemelen TÜSİAD, bu çakışmanın, ileride çatışmalara yol açabileceğini düşünmüş olmalı. Yani, askeri ve statükocu güçlerle aynı noktada durmasa da, TÜSİAD açısından da Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı “paslı bir çivi” işlevi görecek.
    Erdoğan’ın aday olma ihtimalinin devletin çekirdeğinde bu denli gerilimlere neden olmasının kökeninde ise, elitist cumhuriyet modernleşmesinin bünyesine yabancı olan bir zorlama ile karşılaşmış olması yatıyor. Zayıf bir burjuva temel ve büyük ölçüde askeri bürokrasinin öncülük ettiği batılılaşma serüveni içinde, İslami geçmişi ve “Kasımpaşalı” profili ile ilk kez bir isim devletin en “gözde” makamına aday görünüyor. Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın, “cumhuriyetin değerlerine sözde değil, özde bağlı bir cumhurbaşkanı” ifadesi de, bu “gözde” makama yüklenen tarihsel anlamlarla doğrudan bağlantılı.
    Yani Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Ankara adlı romanında resmettiği, Ankara Palas Oteli’nde düzenlenen Cumhuriyet balolarındaki seçkin simalara hiç benzemeyen biri “başı örtülü” eşiyle birlikte Çankaya’nın merdivenlerinden yukarıya çıkmayı bekliyor.
    Ama, o balolara, dışarıdan, ışıklı lüks bir mağazanın vitrinini izleyen gözlerle bakanların, o seçkin sınıfa ve partilerine karşı biriktirdikleri tepki ve güvensizliğin bir sonucu olarak yöneldikleri “Kasımpaşalı” bugün, “Biraz bize de yer açın” diyor.
    Bu arada, Erdoğan ve onun partisinin kurmaylarının, ABD’nin “Soğuk Savaş” politikalarının bir parçası olarak Sovyetleri “yeşil” bir kuşakla çevreleme konseptinin sağladığı elverişli ortamın çocukları olduğu da unutulmamalı. Aynı şekilde 12 Eylül cuntası liderinin meydanlarda “ayetler” okuduğu, toplumsal muhalefetin önünü kesmek için “dini bütün kuşaklar” yaratmak adına okullara zorunlu din dersleri konulduğu da anımsanmalı. Bugüne kadar, sistemi ayakta tutmak adına “dini” sürekli siyasete sokan, onunla uzlaşan, onu kullanan Türkiye burjuvazisinin temsilcileri ve seçkin cumhuriyet modernistleri bugün, bu tercihlerinin doğal sonuçlarını yaşıyorlar aslında. Turgut Özal, -zor ve sancılı da olsa- DPT’ye dayanan geçmişi ve “başı açık” eşiyle Ankara Palas’ın içinden bir sima olarak kabul görmüştü.
    Cumhurbaşkanlığı seçimleri tartışılırken daha önemli bir sorun ise, “statükocu”lukla, “liberal İslamcı” seçeneğin dışındaki demokratik alanın ne kadar daraltılmış olduğudur.
    Gerçekten halkın özlemlerini temsil edebilecek bir cumhurbaşkanı ise, ancak bu alanın genişletildiği bir ortamda seçilebilir.
    Fatih Polat
    www.evrensel.net