EMEK GÜNLÜĞÜ

EMEK GÜNLÜĞÜ

  • Burası Kıraç, devasa fabrikaların içinde tek tük, küçücük çay ocakları var. Çay ocakları gece yapılmış kondular gibiler.


    Burası Kıraç, devasa fabrikaların içinde tek tük, küçücük çay ocakları var. Çay ocakları gece yapılmış kondular gibiler. Her bir parçası ayrı. Yine de şirin gözüküyorlar. Sabah evinden gözleri yarı uykulu olarak çıkan işçilerin, işe girmeden kısa süre de olsa uğradıkları yerler. Bunlardan birisinin içine giriyoruz. İki ayrı bölme var. Duvarlarda yazılar var, çay, tost, poğaça, telefon kontürü ve her türlü yiyecek içecek veresiye verilmez, paralar peşin. Çay ocağının bir köşesinde küçük ekran televizyon var, işçiler dikkatle haberleri izliyorlar.
    Bir masaya oturuyoruz. Masada dört işçi var, hepsi genç, tekstilde çalışıyorlar. 1 Mayıs’ı soruyoruz, çalışma koşullarını soruyoruz. Günde 12 saat ağır koşullarda çalışıyorlar. Asgari ücret veriliyor, fazla mesai ile birlikte 600 YTL alıyorlar. Gencecik bedenler 12 saat durmadan dinlenmeden çalışıyor. Fabrikanın satış mağazası var, fakat ürettiklerini giyemiyorlar. Çünkü çok pahalı. Her bir trikonun şu anki fiyatı 300 YTL’den aşağı değil. Kısa süre de olsa konuşma imkanı buluyoruz. Genç işçiler 1 Mayıs’ı bilmiyorlar. ‘İşçi bayramı’ diyoruz. Bir tanesi biliyor, 1 Mayıs günü düşüp kafasını yarmış, hastaneye giderken yolların kapalı olmasından hatırlıyor o günü.
    Biz konuşmalarımıza devam ederken büfeci usulca yanımıza yaklaşıp ‘Burada böyle şeyler konuşmak yasak’ diyor. İşçinin birisi, ‘İşte size gerçek durum’ diyor ve ekliyor ‘Burada konuşmak bile yasak, baskının nerelere kadar geldiğini görüyorsunuz.’ Büfeci ara sıra içeri girip gözleriyle bizi izliyor ve süzüyor. İşçiler tedirgin oluyor, fabrikada konuşmak yasak, serviste konuşmak yasak, büfede konuşma yasak! Patronların koyduğu kuralların günlük yaşama yansımasına tanıklık ediyoruz. İşçi devam ediyor konuşmasına, ‘Bazen biz kendi aramızda bile tedirgin oluyoruz, birbirimizle konuşmayalım’ diye söylüyoruz. Çünkü işçinin birbiriyle konuşması patron için normal karşılanan bir durum değil.’
    İşçiler kalkıp gidiyorlar. Büfeciyi çağırıyorum, neden böyle davrandığını soruyorum. ‘İşçiler burada sendikadan konuşuyorlar, patronların kulağına gidiyor. Ben yapıyorum gibi anlaşılıyor. Fabrika patronları işçilerinin buraya gelmesini yasaklıyorlar. Fabrikanın biri bir yıldır kapılarını kapattı, hiçbir işçi gelmiyor, ben zor durumda kalıyorum. Belediyeye şikayet ediyorlar, belediye kapatma için beni rahatsız ediyor. 9 ay önce 15 gün kapatma cezası verdiler. Biz de biliyoruz işçilerin durumunu, fakat ne yapalım ekmek parası’ diyor. Patronlar işçi kadar esnafa da baskı yapıyor.
    Büfeden çıkıp gidiyoruz, yolda gece vardiyasından çıkan işçiler yürüyor. ‘Neden yürüyorsunuz’ diye sorunca, ‘Kıraç’ta oturanlara servis verilmiyor, onun için yürüyerek gidip geliyoruz’ diyorlar. 1 Mayıs’ı soruyoruz, gülüşüyorlar, ‘İşçi bayramı ama bilmiyoruz, bu konuda kimseyle konuşmadık’ diyorlar. Biraz konuşalım diyoruz, ‘Yorgunuz evimize gideceğiz 12 saat çalıştık’ diyorlar.
    Bunlar sadece iki, üç fabrika işçisinin duyguları, yaşadıkları... 1 Mayıs işçi bayramına iki hafta kala tablo böyle. Peki konfederasyon genel merkezlerinde, sendikalarda ne oluyor diye soracak olursak, oralarda fırtınalar kopuyor. 1 Mayıs kutlamaları tartışmaları kıyamet gibi, Taksim-Kadıköy arasında. Milyonlarca sendikasız, sigortasız günde 12-14 saat pestili çıkan işçinin haberi yok. Kendisini sınıf örgütü olarak görüp, sınıf adına bir şey yapmadan ortaya konuşmak çok kolay. ‘Biz şöyle mücadeleciyiz, böyle mücadeleciyiz’ diye. Mücadele tartışmayla değil, somut iş ve pratik üzerinden olur. Şu ana kadar Kıraç’a Emek Partisi dışında ne bir sendikanın bildirisi, ne bir afişi ulaşmış değil. Burası sanayi bölgesi, onbinlerce işçinin çalıştığı bir alan. Sırası geldiğinde mangalda kül bırakmayanlara duyurulur. İşçinin haberi yok 1 Mayıs’tan, Taksim’den, Kadıköy’den...
    Seyit Aslan
    www.evrensel.net