SU

SU

  • Bağbozumu zamanıdır şimdi… Bildiklerin bilmediklerinin terkisinde ve hayat bilmeyenleri bağışlamazken, umudun diriliğindedir sihirli sözcük… Sıcak, sımsıcak ellerinin çözüldüğü yerde dur, düşün ve bir kez daha dur


    Bağbozumu zamanıdır şimdi… Bildiklerin bilmediklerinin terkisinde ve hayat bilmeyenleri bağışlamazken, umudun diriliğindedir sihirli sözcük… Sıcak, sımsıcak ellerinin çözüldüğü yerde dur, düşün ve bir kez daha dur… O cehennem sıcağında bir yudum suya, bir yudum havaya hasret çocuklar öldürüldü…
    Adı Vietnam olsun, adı Filistin olsun, adı Irak olsun ve hepsinin adının başlığına zulüm yazılsın… Sözün bittiği yerde insanlık tarihinin en utanç verici yüzünü seyredelim; adı katliam olsun, adı faşizm olsun, adı vahşet olsun… İçimizi burkan, damarlarımızdaki kanı donduran hayatın yüzüne o siyah utanç perdesini çekmedik mi bilincimizle, sevgi sözcüklerindeki harfleri giyinmek zamanıdır şimdi, zulüm kelimesindeki harfleri yok sayarak…
    İşte budur; hayatın kirli ve acıtan yüzüdür ki tıpkı içi zehir dolu acı su tadındadır……

    “aşk söyler bildiklerini
    bilebilme umudundan

    bunlar senin ellerin, sıcağı Vietnam
    bunlar sözlerin, tene ziyaretçiymiş
    diz bağlarını çözmüş hissetmiş olmak
    gövdeni gövdene yurt bilmiş
    akşamla bir bir yalnıza kalmak

    harf giyinip söz soyunuyorsun”

    Çığlıklar atıyorlardı ve her bir çığlığı kazıdığınızda, altından acılı bir coğrafyanın acılı kadınlarının yürek sesleri duyuluyordu; çocuk anne, çocuk gelin, sunakta ölüme yatan masum, el kadar bebeler…
    Zap suyunu geçemeden karnındaki çocuğuyla birlikte o zemheri ayazında ölüme giden anneler… Kınası avucunun içinde hep acıya, hep mutsuzluğa yolculanan Eleşkirt’in yüzü ak, çilesi çok çocuk kadınları ve mezarlar…
    Mezarlar... Ve o mezarların her biri, kin ve nefret dolu bir hayatın kurbanlarıyla dolu iken suya tutunan kadınlar, fırtınaya tutunan kadınlar ve onlar çileli bir ömrü melanet hırkası yapıp giyinmişlerken, yeri bile bulunamayan adsız mezarların sahipleri... O yitik mezarlarda yatan o gencecik kızlar, öfke ve töre kurbanı kızlar…
    Şimdi bütün anaların gözlerine suyun resmi nakşedilmişken, şimdi hepsinin gözleri ağlamaktan kana bulanmışken… Şimdi hepsinin gözleri Fırat…

    “çeşme başında kadınlar
    aşktan kesilmiş, sütten kesilmiş
    gümüşün biçimlediği bileklerinde
    suya tutunmanın hüneri
    bitti dediğin yerde bir melanet
    -hayır ağlamaktan gözleri Fırat-

    her birinde bir direnme öyküsü
    Eleşkirt’ten Çıldır’a her biri bir mezar
    aralarında uzak akrabaları var...”

    Erkek, “Dokunmaya kıyamadığım bir güldün, her sabah aşkla bakıp fotoğrafına günaydın derdim, gittin ya” dedi. “Gittin ya, şimdi daha çok özleniyorsun...” Kadın “Üzgünüm” dedi, mahcubiyetle indirdi kirpiklerini..
    Aşkın kimyasıydı değişen ve dönüşen özüyle durmadan kapımı çalan, durmadan Fuzuli’den, Nazım’dan dizeler okuyarak yüreğimi köz, aklımı yok eden..
    Erkek “Gitme, kal” dedi. Kadın, “Üzgünüm aşk öldü, aşk intihar etti” dedi … Ve iki dize yolladım sana; rengi gül kurusuna dönük, gönderdiğin o mektup kağıdının üstüne, bir kısacık notla bitirdim o hiçbir yere sığdıramadığın aşkı…
    Bir kısacık not… Hepsi bu “Züleyha dün gece öldü, bağışla usta, aşklar da ölümlüdür”…

    “kasım biter yulaf ezmesi ekşinin bıraktığı tat
    hafta işleri yorgun pazartesiler, çarşambalar
    gelmeyecek ölüdür asla kapınızda aşk
    dokunmaya korktuğunuz gül avuçlarınızda
    başlar yardım nidalarıyla her aşkta bir intihar...”

    Şiirler, sevgili şair dostum Betül Tarıman’ın YKY’den henüz okuyucuya sunulan “Kar Merdiveni” adlı şiir kitabından alıntılardır… Yazılar ise şairin o güzel dizelerini okurken kalemimden dökülen satırlardır… Kar Merdiveni’ni siz de okuyun… Seveceksiniz.
    Selma Ağabeyoğlu
    www.evrensel.net