evrensel olmak

evrensel olmak

yokluk içindeki yaşamın renkleri…


Coşkun Yerli’yi önce şiirleriyle tanıdık. Sonra şiir çevirileriyle… (Matsuo Başo’nun Kuzeye Giden İnce Yol ve başka çağdaş şairler) Ardından J.D.Salinger’den Dokuz Öykü ile Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı dilimize kazandırdı. Olabildiğince dikkatli ve çalışkan olan bu yazarımızın yakınlarda Yokluk(*) adıyla bir anlatı seçkisi yayınlandı.
Kitaptaki 28 metin, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçmeye çalışan İstanbul’un çeşitli semtlerinden birer fotoğraf… Coşun Yerli, öncelikle İstanbul’un sözlüğünü bilen bir İstanbullu… Bilcümle sakinleriyle birlikte tanıdığı, birkaç ülkeye yetecek kadar İstanbul’daki ‘yer’ adları… Tarihsel, toplumsal ve insanî söylenceleri bize ayrıntılarıyla anlatırken, hem bunları yakından görüp tanık olmuş, hem de bizimle birlikte ilk kez görüyor gibi şairce bir hayret içinde. Her fotoğrafın bir öyküsü var… (Bir ara rahmetli yazarımız Muzaffer Hacıhasanoğlu’nun “Bir Fotoğraf Canlanıyor” adındaki ünlü öyküsünü anımsadım.) Her bir metni öykü olarak da okumak mümkün. Yazarın özümsenmiş, çünkü sahiden yaşanmış İstanbul kültürü ile bizi hangi semtte gezdiriyorsa hiç yabancılık çekmiyoruz. Ayrıca yeri geldiğinde bir zamanlar eğitim alıp görev yaptığı ‘askeriye’den bellediği terimleri yerli yerinde kullanma becerisi de ilgili metne inandırıcılık katmış. Tabii bu metinlerin okunması sırasında, kendini hissettirmeye çalışmadan, okuru büyüleyen kültür ve sanat rehberliği…
“Son Şehzade” yazısı bir harika… ”Şehzadeler de Gülhane’de sünnet edilirmiş, öyle derler. Halk, At Meydanı’nda düğün şenliklerini seyreder, padişahın kesesinden yer içer eğlenirmiş. Sünnet çocuklarına hep şehzadelik yakıştırılmıştır Osmanlı-Türk kültüründe.” (s.55-60) Beş sayfalık metnin hemen hepsi ‘son şehzade’ yazarımıza aittir. Dört dörtlük anlatılan kendi sünnetidir aslında. Kendisi gibi İstanbul 1950 doğumlu çocuklara sanki buradan el sallamaktadır. 1950’lerin Sirkeci, Gülhane ve cümle İstanbul ekrana getirilirken, Gülhane Parkı’nda dönemin popüler müzisyen ve komedyenleri resmi geçit yapmaktadır.
Coşkun Yerli’nin kişi ve olayları anlatırken çizdiği portre, usta bir şairin elinden çıkmış dil ve gözlem şenliğidir adeta.
Modernite yazısı. Okuyoruz: “ … bu fotoğraf da My Way, Candy Man ve Mambo İtaliano gibi unutulmaz şarkıları sevenler için. İngiliz fotoğrafçı Beaton’ın 1964’te aldığı bir kült resim: Solda Frank Sinatra, ortada Sammy Davis Jr. Ve sağda Dean Martin incecik boyunbağlarıyla, fötr Borsalino şapkaları ve iyi dikilmiş takım elbiseleriyle, elleri ceplerinde, üstlerindeki altıpatlar şişkinliklerini aşikâr etme çabası içinde poz vermişler.
Önlerinde pırıl pırıl madeni çerçeveli, kalın camdan iki katlı oval bir sehpa duruyor. Cam tablaların üstüne irikıyım bir viski bardağı, kristal viski şişeleri, bir de gümüş sigaralık konmuş. Üç silahşörlerin dördüncüsü de, arkalarındaki duvara asılı yağlıboya tabloda: En büyük patron ve de babaların babası Edward G. Robinson, dinamit lokumu kalınlığında bir Havana purosu tuttuğu elini havaya kaldırmış, bize selam yolluyor!” (s. 54)
Coşkun Yerli’nin Yokluk’unu okurken ister istemez anlatının eşsiz ustası, İstanbul’un sevdalısı Salâh Birsel’i (1919-1999) anımsadım. O da aynı zamanda şairdi ve başlarda pek çok ünlü yazarı dilimize kazandırmıştı. Ankara’dan dostum, ağabeyim Salâh Bey, bu kitabı okusaydı nasıl da keyiflenirdi diye düşünüyorum.
Dua Edenler (Fotoğraf No: 4965) yazısında İstanbul mezarlıklarına değiniliyor. (Başlık altında yazarın şöyle bir saptaması var: Öfke de duyulur elbet, özlem de bir geçmişe.) Sonra geçip karşıdan seyrediliyor: “Karşı kıyı boydan boya tersane: Hasköy, Taşkızak, Camialtı, Haliç tersaneleri. Tersanelerin üstündeki sırtlarda Kasımpaşa’nın, Tarlabaşı’nın, Pera’nın, Tatavla’nın mahalleleri. Osmanlı’nın modernleşen İstanbul’u can çekişiyor.(…) Nerede kalmıştık? Evet, mezarlar diyorduk, Eyüp’te. Resmi tamamlayalım: Hatun kişiler için tepesi sivri, hotoz benzeri ve üstünde çiçekli süsler olan mezar taşları dikilmiş. Bir er kişiye yüksekçe mezar taşının tepesi Azizi fes biçiminde yontulmuş. Ötedeki alçak mezar taşlarının tepelerinde küçük küçük fesler, hotozlar, kavuklar, sarıklar dikkati çekiyor. Çocuk mezarları bunlar.” (s.38)
Yazarın geçmişe ilişkin sözü rast gele söylenmiş olmasa gerek. Bilindiği gibi nostaljide bir iç çekme vardır. Yaşadığı bu günden geçmişine (bir vesileyle) özlem duymaktır. Oysa Coşkun Yerli kendi çocukluk anılarına, denebilir ki, eski İstanbul fotoğraflarını bize okurken gibi ortadan ve nesnel bakabilmektedir.
1950’li yılların başında kimi genç edebiyatçılar, Yaşar Nabi’ye bir şekilde takılmak için (kim bilir, ürünleri basılmadığı ya da geç basıldığında) “Varlık içinde Yokluk” derlermiş Varlık dergisine. Bu vesileyle yayıncılığımızın yüz akı; şair ve yazarımız Yaşar Nabi Nayır’ı (1908-1981) saygıyla anıyorum. Yukarıdaki haksız sataşmayı, Coşkun Yerli’nin bu değerli kitabı için tersinden okuyarak yazıma başlık yapmayı düşündümse de sonradan vazgeçtim.
(*) Yokluk, Coşkun Yerli’nin anlatıları, 69 sayfa, YKY. İstanbul, Ağustos 2006)
Remzi İnanç
www.evrensel.net