AVRUPA GERÇEĞİ

  • Macar babanın, Musevi-Yunan annenin oğlu Nicolas Sarkozy, göçmen kökenli bir siyasetçi olarak Fransa’nın en güçlü adamı, yani cumhurbaşkanı olmak için rakibiyle yarışta bir adım önde görünüyor.


    Macar babanın, Musevi-Yunan annenin oğlu Nicolas Sarkozy, göçmen kökenli bir siyasetçi olarak Fransa’nın en güçlü adamı, yani cumhurbaşkanı olmak için rakibiyle yarışta bir adım önde görünüyor.
    Paris’in zengin semtlerinden Neuilly sur Seine’de 19 yıl boyunca yaptığı belediye başkanlığı sırasında Fransız burjuvazisinin dikkatini çeken Sarkozy, kısa bir süre içinde Fransız politikasının parlayan yıldızlarından biri olmayı başardı. Yılların siyaset kurdu Chirac bile, “geliyorum” diyen Sarkozy’yi durdurmak için elinden geleni yaptı, ama sonunda havluyu atmak zorunda kaldı.
    İçinde bulunduğumuz dönemde Fransız sermayesinin ekonomik ve politik taleplerini en radikal tarzda savunmaktan geri durmayan Sarkozy’nin; gericilik, yabancı düşmanlığı ve aşırı sağcılıkta faşist Le Pen ile yarıştığını bütün Avrupa basını yazıyor. Aynı basın, Sarkozy için artık klasik muhafazakarlıkla araya bir fark koymak için “ultra-muhafazakar” kavramını kullanmayı yeğliyor. Çünkü pek çok konuda söyledikleri klasik muhafazakar partilerin söyleminden uzak, aşırı sağcılara yakın düşüyor.
    Bu çizgisiyle UMP lideri Nicolas Sarkozy’nin Avusturya’daki Haider, Almanya’daki Stoiber, Hollanda’daki Pim Fortuny, Belçika’daki Vlaams Blok ve İtalya’daki Berlusconi ile yakın siyasi akraba olduğu da rahatlıkla söylenebilir.
    Bu tablonun kendisi bile, emekle sermaye arasındaki çelişkilerin derinleşmesine bağlı olarak muhafazakar partilerin politik söylemlerini, Hitler faşizminin yıkılmasından sonra “marjinal” olarak görülen aşırı sağcı, Neonazi partilere yakınlaştırdığını gösteriyor.
    Bu bakımdan Sarkozy’nin hızlı yükselişini tek başına onun kişisel yeteneği, niyeti ve cesaretiyle açıklamak yanlış olur. O, en nihayetinde belli bir sınıfın politik arenadaki temsilcilerinden sadece biridir.
    Junge Welt’ten Michael Buckley’in bildirdiğine göre, L’Humanite gazetesine açıklamalarda bulunan haber dergisi Marianne’nin Yayın Yönetmeni Jean-François Kahn, Sarkozy’nin arkasındaki güçleri şu şekilde anlatıyor: “Ülkede üç büyük medya grubu yine büyük sermaye gruplarının elinde. Bunlar Lagardere, Bouygues ve Dassault. Fransa’da iktidara gelmek isteyen herkes bu üç grubu mutlaka gözetiyor. Bu üç büyük grubun birinci dereceden sorumlularıyla Sarkozy arasında özel bir dostluk ilişkisi bulunuyor. Bundan dolayıdır ki Fransa tarihinde ilk kez bir cumhurbaşkanlığı seçimlerinde üç büyük medya grubu aynı adayı destekliyor.” (20.04.2007)
    Sarkozy’nin içli dışlı olduğu bu üç tekelden ikisi, aynı zamanda silah üreticisi. Dassaualt, “Rafale” tipi savaş uçaklarını yapıp satıyor. Lagardere ise Avrupa Hava ve Uzay Tekeli’nin (EADS) önemli ortaklarından biri. Sakrozy’nin diğer destekçisi ise önemli inşaat ve telekomünikasyon tekellerinin sahibi olan Martin Bouygues, aynı zamanda 1987’den bu yana Fransa’nın en büyük özel televizyon kanalı FT1’nin de sahibi.
    Sarkozy, avukatlık yaptığı yıllarda Dassaualt ve Lagardere’nin önemli servet davalarını üstlenmiş. Her ikisi için Sarkozy,”Sadece bir dost değil, aynı zamanda kardeş.” (Junge Welt)
    Medya dışındaki alanlarda faaliyet gösteren, ama ülkenin üç büyük medya kuruluşunu elinde bulunduran tekellerin Sarkozy ile kurmuş olduğu “kardeşlik bağı”, bugün kimin Fransız burjuvazisinin has adamı olduğunu gösteriyor. Seçim öncesinde, her üç medya tekeli de sosyal demokrat aday Segonele Royal’in etkisini azaltmak, imajını bozmak için alabildiğince kirli bir kampanya yürüttü. Ama yine aynı kesimlerin Sosyalist Parti içerisindeki aday yarışında, muhtemel adayların en zayıfı olan Royal’i, Sarkozy’nin karşısına çıkarmak için yoğun bir çaba harcadıkları da bilinin diğer bir gerçek.
    Birinci turun sonucunda beklendiği gibi, Sarkozy ve Royal ikinci tura kalan adaylar oldu. Avrupa kamuoyu, geçen seçimlerde ikinci tura çıkmayı başaran faşist Le Pen’in oy kaybetmesine sevinirken, onun yerine oynayan Sarkozy’yi ise bir tehlike olarak görmeme gayretini sürdürüyor.
    İkinci turun sonunda kimin cumhurbaşkanı koltuğuna oturacağı bugün kesin olarak belli olmazken, emekçilere kimin neyi savunduğundan bağımsız olarak, “sağ” ve “sol” diye bölünen kamplardan birine oy vererek yani, “veba” ile “kolera” arasında bir tercih yapmaları isteniyor. Geçtiğimiz seçimlerde “hırsız” ile “faşist” arasında seçim yapmak zorunda bırakılan insanlar, şimdi de “radikalleşen sağcı ile sağcılaşan sosyal demokrat” arasında bir seçim yapmaya zorlanıyor.
    Ipsos Enstitüsü’nden Pierre Giacometti, Sarkozy ve Royal arasındaki “fark” için güzel bir benzetme yapmış: “Bu seçimde tercih çok kolay olacak. Çünkü ikisi bir gövdenin sağa ve sola bakan iki ayrı kafası.” (Süddeutsche Zeitung, 24.04.2007)
    Fransa’nın gerçek solcuları, ilericileri ve demokratları ise AB Anayasası ve CPE’ye karşı verilen ve sonuç getiren mücadeleler üzerinden halkın çıkarlarını birleştiren bir birliktelik yerine, grup çıkarlarını öne çıkarınca büyük bir yenilgi aldılar ve bu süreci yerli ve göçmen emekçilerin birliğini sağlamak için kullanamadılar. Umarız, bu tablo önümüzdeki aylarda yapılacak parlamento seçimleri için bir ders olur.
    Yücel Özdemir
    www.evrensel.net