UFUK

UFUK

  • Başbakan Erdoğan’ın, günlerce süren bekleyişten sonra cumhurbaşkanı adayı olarak Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü atamasına, gün içinde ilk tepki büyük sermaye çevrelerinden geldi.


    Başbakan Erdoğan’ın, günlerce süren bekleyişten sonra cumhurbaşkanı adayı olarak Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ü atamasına, gün içinde ilk tepki büyük sermaye çevrelerinden geldi. Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığına ilişkin yazılı bir açıklama yaparak “Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı, Türkiye’nin istikrarı için göstermiş olduğu olgun ve örnek demokratik tavrı nedeniyle kutluyorum” dedi. İstanbul Ticaret Odası (İTO) Yönetim Kurulu Başkanı Murat Yalçıntaş da Gül’ün, son derece isabetli bir isim olduğunu savunarak “Bu ismin, piyasalara son derece olumlu etki yapacağına eminim” dedi. Cumhurbaşkanlığı konusundaki politikaları, tamamen şekli itirazlara dayanan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da Gül’ün adaylığının açıklanmasından sonra partisinin grubunda yaptığı konuşmada, “En tehlikeli seçeneği engellemeyi başardık” değerlendirmesinde bulundu. Baykal’ın, Gül’ün aday olmasının “atama” boyutuna gösterdiği itiraz da belagatin sosu olmanın ötesinde bir anlam içermiyordu. AB çevrelerinden gelen ilk tepkiler de aynı yöndeydi. Bu, muhtemelen Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın da, 14 Nisan mitingini düzenleyen ADD’nin Başkanı emekli Kuvvet Komutanı Şener Eruygur’un da Erdoğan seçeneğine göre daha olumlu bulacağı bir seçenektir. Onlar da muhtemelen “cumhuriyetin değerlerine en azından sözde bağlı olmayan; özde bağlı olmaya da biraz o koltuğun, biraz da bizim yardımımız ile alışabilecek biri” diye düşünmüş olmalılar.
    Gül’ün aday gösterilmesi, çok açık ki “ekonominin borsası” ile “siyasetin borsası” arasında, sistemin ve rejimin dengeleri bakımından zorunlu görülen ahenk açısından da daha uygun bir seçenek oldu.
    Erdoğan’ın adaylığına karşı 14 Nisan’da Ankara Tandoğan’daki mitinge katılan birçok aydının ve emekçinin, darbeci politikalara uzak duygularla hareket ettiği varsayıldığında; bunun, o mitinge katılanlardan başlayarak daha geniş halk kesimleri açısından “piyasalarla” aynı anlamı ifade ettiğini söylemek güçtür. Ayrıca piyasa güçlerinin, siyaset alanında genel olarak halk yığınlarının refahı, mutluluğu gibi kaygılar taşımadığı gerçeği de bunu gerektiriyor ve zorunlu kılıyor.
    Türkiye’nin sorunu, piyasaların daha az hoşuna gidecek biri yerine, daha çok hoşuna giden birinin Çankaya’ya çıkmasıyla çözülecek kadar basit değildir sonuçta. Türkiye’de işçi ve emekçilerin insanca bir yaşam talepleri karşısında Gül’ün, ülkedeki emekçilerin maaş düzeni konusunda bile direktifler veren IMF politikalarına daha yakın olduğunu, onun kısa süren Başbakanlık döneminden de biliyoruz. Muhtemelen, Sezer’in zaman zaman bu konularda koyduğu rezervleri de koymayacak bir isimdir Gül.
    ABD’nin ortaya attığı Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, bölgede mekik diplomasisinde bulunan, İsrail’in işgal ve katliamları karşısında bile “soğukkanlı tepkilerin” dışına çıkmayan, hatta bu konularda Erdoğan’dan bile daha yumuşak tutum alan bir isimdir Gül.
    Cumhurbaşkanlığı’na adaylığı açıklandıktan sonra düzenlediği basın toplantısında gelen çeşitli soruları, “Türkiye giderek daha da normalleşiyor” diyerek karşılayan Gül’ün, çözülememiş ve çözümsüz kalması giderek derinleşen Kürt sorununu, farklı dinlere ve azınlıklara mensup olanların boğazlanmaya başlanmasını hangi “normallik” anlayışı içinde oturttuğunu merak ediyoruz doğrusu.
    Başbakan’ın yüzüne Anayasa fırlatmayacak birinin Çankaya’ya çıkacak olması, her şeyin artık daha “normal” olacağı anlamına gelir mi?
    Türkiye’de aç yatanlardan; demokrasiden yoksunluk nedeni ile mağdur olan milyonlardan, “Artık Başbakan ile Cumhurbaşkanı ile uyumlu bir devletimiz olacak” diye düşünerek avunmalarını beklemek, ne doğrudur ne de gerçekçidir.
    Fatih Polat
    www.evrensel.net