ÖZGÜRLÜKLER

ÖZGÜRLÜKLER

  • 12 Eylül rejimi, cumhurbaşkanına olağanüstü yetkiler tanımıştı. Cumhurbaşkanları olağanüstü yetkili olacak ve fakat hiçbir sorumluluğu bulunmayacaktı.


    12 Eylül rejimi, cumhurbaşkanına olağanüstü yetkiler tanımıştı. Cumhurbaşkanları olağanüstü yetkili olacak ve fakat hiçbir sorumluluğu bulunmayacaktı. Anayasa Mahkemesi’ne, YÖK’e üyeler seçecek, Bakanlar Kurulu’na başkanlık yapacak; Meclis’çe çıkarılmış yasaları geri gönderebilecek ikinci bir meclis/senato gibi yetkiler tanınacak, emrinde devletin en fazla olanaklara sahip denetim organı, Devlet Denetleme Kurulu olacak ve fakat sorumsuz olacaktı. Ve halk tarafından seçilmeyecekti.
    Neredeyse yarı başkanlık sistemlerindeki yetkiler tanınacaktı cumhurbaşkanına.
    Şu anda olduğu gibi, bir tek parti iktidarında, halk kimin cumhurbaşkanı olacağına karar veremeyecek, hatta ismini bile seçime birkaç gün kala öğrenecekti. Sistemin adı da halk egemenliği olacaktı; demokrasi olacaktı!?
    Türkiye’nin sistemi işte bu... Halk devre dışı.
    Hatırlayınız: Milletvekili seçiminde de oyların yarıya yakını parlamento dışında kalmış; “temsilde adalet” ilkesi yerle bir edilmiş; oyların yüzde 34’ünü alan bir parti, parlamentoda yüzde 64’lük temsil olanağına kavuşmuştu.
    Saray içi bir sorun gibi muamele görüyor cumhurbaşkanlığı seçimi. Türkiye’nin politik aktörleri duymuştur herhalde; Fransa’da aylardır cumhurbaşkanlığı seçimi konuşuluyor ve tartışılıyordu. İlk tur da yapıldı. Halkın katılımı var orada.
    Benzer yetkilere sahip olmasına karşın Türkiye cumhurbaşkanlığı seçiminde halk devre dışı, parlamento devre dışı. Parlamento kapalı kapılar ardındaki süreçlerin sonucunda telaffuz edilen isme dair seçimlerde bulunacak. Şu andaki parlamento aritmetiğinde çoğunluğu teşkil edenlerin gösterdiği seçilecek. Sistemi tartışmak gerekir. Yukarıda değindik. Parlamentoda temsilde adaleti sağlayacak ve öylelikle halkın iradesinin parlamentoya yansımasına olanak verecek bir sisteme geçmek gerekir. Yetkiler aynı kalacaksa, ki bu durum yarı başkanlık gibi bir kurum haline getirmektedir cumhurbaşkanlığını, halka gitmek gerekir. Halk seçmeli cumhurbaşkanını. Meclis seçecekse, cumhurbaşkanının icrai yetkilerinin büyük bir kısmı kaldırılmalıdır. Sembolik bir makam olmalıdır Cumhurbaşkanlığı. Almanya örneği var önümüzde.
    Gelelim CHP’nin ilk toplantı için yeter sayının 367 olduğu tezine. Katılmıyorum. Peki, hukukun zorlanması sonucu böyle bir karar çıkar mı? Evet, çıkabilir. Benim Türkiye yargısı ile ilgili olarak belirli kanaatlerim var. Özellikle siyasal içerikli davalarda,
    a) Hukukun üstünlüğü ilkesinin değil cari laiklik anlayışının;
    b) Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in 13 Nisan 2007 günü Harp Akademileri Konferansı’nda ifade ettiği, “devlet ideolojisi”nin, etkili olduğu düşüncesindeyim.
    O nedenle, her tür karar verilebilir. Bilenler biliyor. Anayasa, 1980 öncesi olumsuz pratikleri dikkate alarak Cumhurbaşkanlığı seçimini kolaylaştırma amacını taşıyordu.
    Hukuktaki yorum ilkeleri arasında, haklar ve özgürlüklerin kullanılmasını kolaylaştırıcı hükümlerin, kısıtlayıcı/sınırlandırıcı yorumlara tabi kılınamaması ilkesi vardır. Meclis’in cumhurbaşkanını seçememesi için, seçimleri güçleştirmek için hükümler konmuş değildir.
    Tersine tek tek durumlar ve koşullar sayılarak kolaylaştırıcı bir yol izleniyor. Çok kısa sürede cumhurbaşkanının seçimi hedefleniyor Anayasa metninde. Ayrıca seçimin belirli bir sürede gerçekleştirilememesi durumunda da durumu sürüncemede bırakmıyor; erken genel seçime götürüyor parlamentoyu. Ama Anayasa yargısı ne der, onu bilemem…
    Gelelim Sayın Abdullah Gül’ün adaylığına… Sayın Gül, kişisel olarak pek çok olumlu özelliği olan bir siyasi kişidir. Ancak sarayın da çok katı ve halka kapalı kuralları var. Türkiye’nin yarı askeri rejimi değişmeden kişisel özellikler ve girişimler, yapısal ve kalıcı sonuçlara yol açmıyor. Ama yine de yapılabilecekler ve beklentiler de yok değil. Örneğin, ülkenizin tarihinde ilk ve tek Nobel almış bir yazarı yok saymamalısınız. Dünyanın tanıdığı, bildiği gerçekle, sizin gerçeğiniz farklı olabiliyor. Dünyanın çağdaş çizgisinin dışına düşüyor, yalnızca kendinizin çerçevesini çizdiği, anladığı bir çağdaş (!?) çizgi oluşturuyorsunuz. Koyu bir otoriter sistem savunuculuğunu, demokrasiyi dıştalayan cumhuriyetçiliği, çağdaşlık olarak savunmamalısınız. İnsan hakları ve özgürlüklerini savunmalısınız. Kararlı olarak.
    Türkiye’ye devlet ideolojisini savunmasa da, ona eleştiri yöneltse de, kendisinin ya da toplumun farklı kesimlerinin ve devlet organlarının hoşuna gitmeyen fikirler taşısa da, aydınlarına, bilim insanlarına selam verecek, “o Türkiye’dir” diyecek cumhurbaşkanı lazım.
    Sözde değil, özde demokrat!.
    Hüsnü Öndül
    www.evrensel.net