‘Yalnız değilsin Türkolog çoban’

Vaktiyle bir şair ya da yazarlarımızdan biri “ne zaman bir çobanımızın bir ağacın altında oturmuş kitap okuduğunu görürüm, işte o zaman memleketim huzur ve refah içinde diye düşünür sevinirim” demiş. Kim söylemişti bu sözü? Uzunca düşündüm ama memleket sizi inandırsın bulamadım.


Vaktiyle bir şair ya da yazarlarımızdan biri “ne zaman bir çobanımızın bir ağacın altında oturmuş kitap okuduğunu görürüm, işte o zaman memleketim huzur ve refah içinde diye düşünür sevinirim” demiş. Kim söylemişti bu sözü? Uzunca düşündüm ama memleket sizi inandırsın bulamadım. Aslında pek de önemi yok bunun. Tek değerli olan söylenen. Anlamakta zoruma giden şey, şair ya da yazarımızın bir çobanın ağaç altında kitap okumasını dilerken, bu dileğinin kabul olması ve bu kabulün sonucu. Her çağa olduğu gibi milenyum çağı olarak dayatılan günümüze de geç giren memleketimizde bir çobanın ağaç altında kitap okuması keyfinden, huzurundan değil, zıddına hüznünden, çaresizliğinden ya da bir insanın yaşayabileceği en acı duygudan kaynaklanıyor. Üstelik bugünümüzün çobanı tahsilli. Belki de çobanların en tahsillisi. 1995 yılında daha önce sülalesinden hiç kimsenin göstermediği başarıyı göstererek üniversiteyi, Fransız dili ve edebiyatını kazandı. İşte ben de tam o sıralarda okumuştum bir yazar ya da şairimizin bu sözünü. Ama hâlâ kim olduğunu hatırlayamadım.
Memlekette dil bölümü okunması için önceden bir sene antrenman yapmak gerektiği için hazırlık sınıfı dendiği yıl da dahil 5 yıl okuması gerekti. 5 yıl okudu ve okulu bölüm ikincisi olarak bitirdi. Ancak bunun nedeni rekabet ya da hırs değildi. Genlerinde yoktu bile bu duygular.
Kendisinden öncekilere verilen bir hak olan sınıf öğretmenliği için o da herkes gibi bedel ödeyerek sahip oldu. Zor bir bedelle hem sınıf öğretmenliği sertifikası hem de pedagojik formasyon belgelerini de aldı başarıyla. İşte evet tam da milenyum çağında. Bulunduğumuz yıllar itibari ile gerçekten ilerici, huzurlu(!) bir çağ olması gereken çağ, memleketinin sürekli yaşadığı bir kısır döngü, başka bir kötünün başlangıç dönemi oldu. Yeni çağın ve memleketin kısır döngüsünün kendi hayatında yarattığı ilk kötü, öğretmen alımının sınavla olacağı idi. Tam beş yıl Fransızca okuyan, bu konuda uzmanlaşan çoban, bahsedilen sınavda matematik gibi, tarih, coğrafya gibi kendisinden tamamen uzak bilimlerden oluşacaktı. İstenilen ölçüye ulaşamadı. Sonra YÖK yürütme organı ile amaçlarının sadece kendilerine zaman kazandırmak olduğu bir şey çıkardı. Kendisinin bölümü gibi tüm dil ve edebiyat mezunlarını tek çatı arlında toplamak gibi, 5 yıllık zorluklarla geçen sürede almış olduğu eğitim derslerine artı, yeniden almış olduğu derslerden alarak Türk dili ve edebiyatı bölümünde bir buçuk yıl daha tezsiz yüksek lisans yapmaya mahkum edildi.
“Heheyt” dediler memleketlileri. “Nereden nereye be helal olsun” dediler. “Yahuv sen şimdi hangi öğretmeni olucan” dediler. “Fransızca mı, sınıf mı yoksam edebiyat mı?” Haklı gururunun yanında içinde acayip, karmakarışık duygular gülmesini engelliyordu. Tezsiz de olsa yüksek lisansını da yaptı. Üniversite yıllarında koltuğunun altında taşıdığı kitapları şimdi heybesinde taşıyordu Kızıltepenin kabak dağlarında. İçine düştüğü durumu yansıtmak için kendi içinde kimlik sorununa yandı. Kendisine “kimsin, ne iş yaparsın” şeklinde yöneltilen sorulara uzun uzun yanıtlar vermek zorunda kalmaktı en ağırına giden. Ardından gelen “ben neyim” şeklindeki iç soruları onu yalnızlığın, kimliksizliğin dikenli kollarına attı. Kendisini yalnız hissetmemesi için internette “google”dan onun gibileri var mı diye arama yaptım. Onun gibi tahsilli işsiz ya da uzmanlık alanları ile kesinlikle alakası olmayan işlerle uğraşan iki yüz bine yakın insan buldum. Hemen mektup yazdım Mardinli filolog, sınıf öğretmeni, Türkolog çoban Ramazan’a. Yalnız değilsin dostum, yalnız değiliz.
Sefa Yalçıntekin Fransız Filoloğu, Sınıf Öğretmeni, Türkolog, İnternet Kafeci
www.evrensel.net