ÖZGÜRCE

  • Kapitalist sistemde sermayenin “devlet” mekanizmasından beklentisi, kârın en üst düzeyde gerçekleşmesini sağlayacak ortamı yaratmasıdır. Devletler, bu beklentileri karşılamak amacıyla kurallar koyar ve kanun adı da verilen bu kurallara, tüm toplum kesimlerinin uymasını sağlamak üzere kolluk gücü oluştururlar.


    Kapitalist sistemde sermayenin “devlet” mekanizmasından beklentisi, kârın en üst düzeyde gerçekleşmesini sağlayacak ortamı yaratmasıdır. Devletler, bu beklentileri karşılamak amacıyla kurallar koyar ve kanun adı da verilen bu kurallara, tüm toplum kesimlerinin uymasını sağlamak üzere kolluk gücü oluştururlar.
    Burjuvazinin iktidarı ele geçirdiği Fransız İhtilali’nin ardından gelen dönemlerde devletler, sermayenin bu beklentilerini son derece açık ve kaba bir biçimde yerine getirmişlerdir. Bu bağlamda, 1791 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne de dayanan liberal demokrasi anlayışı içerisinde, mülksüzlere seçme ve seçilme hakkı verilmemiş, emekçilerin işyerlerinde örgütlenmeleri engellenmiştir. Yani ekonomi ile birlikte siyasi alanda da sermaye, devlet vasıtası ile emekçi kesimleri baskı altında tutarak tek söz sahibi olmuştur.
    Ancak üretim süreçlerindeki gelişme ve liberal demokrasi anlayışı içerisinde, sermaye dışı toplum kesimlerinin içinde bulundukları sefalet daha da artmıştır. Bu sefalet karşısında emekçiler, bir sınıf bilinci içerisinde bir araya gelerek mücadeleye başlamış ve bu mücadele, bilimsel sosyalizmin de katkılarıyla sermayeyi ve onun güdümündeki “devlet” mekanizmasını tehdit etmiştir. İşçi sınıfının tehditleri karşısında sermaye ve kapitalist devletler, bir taraftan işçi sınıfına siyasi ve ekonomik tavizler verirken diğer taraftan da devletin, sermayenin taleplerini yerine getirme işlevini daha “örtük” biçimde gerçekleştirmeye başlamışlardır. Diğer bir ifade ile devletler, sermayenin isteklerini yerine getirirken seçme ve seçilme hakkı ya da işyerinde toplu pazarlık hakkı gibi uygulamalarla, emekçi kesimlerin de “ikna” olmasını sağlamak durumunda kalmışlardır.
    Ancak özellikle kapitalizmin dönüşüm süreçlerinde, “ikna” yöntemi kimi ülkelerde etkili olamamış ve bu durumda sermaye, en baskıcı devlet yönetim biçimlerini tercih etmekten geri kalmamıştır. Örneğin Almanya’da Hitler ve İtalya’da Mussolini rejimleri ile Şili, Arjantin ve Türkiye darbeleri, ulusal ve uluslararası sermaye tarafından açık veya örtük biçimde desteklenmiştir. Sermayenin desteklediği bu baskı rejimleri, toplumsal maliyetleri çok yüksek olduğu için geniş toplum kesimlerince tepkiyle karşılanmıştır. Bunun üzerine toplumun geniş kesimlerince de meşru görülebilecek “ikna” yöntemleri tercih edilmeye başlanmıştır.
    Devletlerin, sermeyenin isteklerini yerine getirmede klasik baskı yöntemlerinin yanı sıra uyguladıkları “ikna” yöntemlerinde, iletişim teknolojisindeki gelişmelerin önemli katkısı olmuştur. Büyük ölçüde sermaye ve devletlerin kontrolünde olan radyo, TV, gazete gibi iletişim araçları sayesinde artık, kapitalizmin sömürü yöntemlerini meşrulaştırmak, sınıfsal benliği zayıflatmak ve insanları “ikna” etmek çok daha kolaydır. Fakat tek başına iletişim araçları ve sınırlı baskı yöntemleri, bu “ikna” sürecinde yeterli olamamaktadır. Bununla birlikte, kapitalist toplumda temel ayrışmanın sınıfsal olduğunu gizleyecek ve toplumda önemli bir kesimin itaatkarlığını sağlayacak bir siyasi hareketin de iktidarda bulunması gerekmektedir. Toplumların yapılarına göre değişmekle birlikte “din”, sınıfsal ayrışmayı örtmenin en etkin yollarından biridir. Zira “din”, bir taraftan farklı mezhepleri içerdiği ve toplumsal yaşamda uygulama biçimindeki farklı anlayışları barındırdığı için toplumda kolaylıkla ayrışmaya yol açabilmektedir. Öte yandan “din”ler, genellikle sorgulamadan itaati gerekli kılarlar. Bu nedenle de din üzerinden toplumu merkezi bir güce itaat ettirmek çok daha kolaydır.
    İşte AKP’nin mevcut sistem içerisindeki önemi buradan gelmektedir. AKP sayesinde bir taraftan toplum, dikkatlerini laik-anti laik kutuplaşmasına yöneltmekte ve emekçiler için sınıfsal benlik bütünüyle kaybedilmektedir. Sermaye de bu süreçte sömürüyü dilediğince etkinleştirmektedir. Diğer taraftan ise yine kapitalizmin yarattığı sefalet ve baskı ortamı içerisinde kaderciliğe yönelen geniş kesimlerden oluşan AKP tabanının sorgulamayan itaatkarlığı, AKP’nin, sermayenin isteklerini daha da kolay yerine getirmesini sağlamaktadır. Böylece AKP iktidarı altındaki Türkiye’de, sömürünün en derin biçimi rahatlıkla yaşama geçirilebilmektedir.
    Cumhurbaşkanı adayının belirlenmesi sürecinde, AKP örgütünün ve tabanının gösterdiği itaatkarlık ve sermayenin bu süreçteki çıkarlarını görmezden gelerek sadece laiklik adına bu sürece karşı olanların tavırları, AKP’nin, sistemin ihtiyaç duyduğu özelliklere uygunluğunu bir kez daha göstermiştir. Öte yandan Gül’ün, cumhurbaşkanı adayı olarak belirlenmesinin ardından uluslararası ve ulusal sermayeden gelen tepkiler ile AKP örgütü ve geniş bir toplum kesiminden gelen tepkiler de paralellik arz etmektedir. Bu da AKP’nin, küreselle yereli bir araya getirmek ve geniş toplum kesimlerine, kendilerini sömürenlerin çıkarlarını benimsetmekteki “ikna” başarısını ortaya koymak bakımından önemlidir.
    Sermaye ile AKP arasındaki bu sıcak bağlantı göz önüne alındığında, emek örgütlerinin önemli bir bölümünün, AKP’yi eleştirmek adına sınıfsal hiçbir temele dayanmayan 14 Nisan ve 29 Nisan mitinglerine itibar etmemesi, son derece olumludur. Zira içinde bulunduğumuz koşullarda emekçilerin, gerek sermayeye gerekse AKP’ye karşı cevabını verme yeri, 1 Mayıs alanlarıdır.
    Yaşasın 1 Mayıs!..
    Özgür Müftüoğlu
    www.evrensel.net