SOL AÇIK

  • Sermaye birikip merkezileştikçe kendisine akacak “mecra” arar. Bu mecranın yasal ve/veya meşru nitelik taşıyıp taşımamasının sermayenin doğal nitelikleri açısından hiçbir önemi yoktur.


    Sermaye birikip merkezileştikçe kendisine akacak “mecra” arar. Bu mecranın yasal ve/veya meşru nitelik taşıyıp taşımamasının sermayenin doğal nitelikleri açısından hiçbir önemi yoktur. Bu bakımdan sermaye kayıt dışı ekonomiden kayıt altına alınabilen ekonomiye doğru ya da aksi yönde hareket eder durur. Bu koşullarda siyasal erke sahip olanların kontrolü altında olan kapitalist devlete düşen rol söz konusu erk sahiplerinin kurdukları ittifaklara bağlı olarak sermayenin kayıt içi ya da dışı ekonomi arasındaki akışkanlığına yön vermek ve kimi durumlarda da müdahale etmektir. Başka bir anlatımla özel mülkiyet rejimini kontrol altında tutan siyasal yapı, hangi egemen yapılarla işbirliği içerisindeyse bu grupların sahip olduğu sermayenin devinimine olanak sağlarken başka yapılara bu izni vermez. Piyasa ekonomisine sonsuz güven duyanlar her ne kadar devlet ekonomiye müdahale etmez gibi bir söyleme sahip olsalar da, devlet, bu ilişkiler içinde icracı bir organ olarak piyasaya kesinlikle müdahale eder. Çünkü çok iyi bilindiği gibi “devletin demir eli olmadan, piyasanın görünmez eli işlemez!” Dolayısıyla bizzat devlet mekanizmasının iktisadi ve politik tercihleri ile tutarlı olan sermaye sahiplerinin kayıt dışı ekonomik güçleri görmezden gelinir ve buradan elde edilen sermaye birikiminin sistem içerisine alınıp meşrulaştırılması için yasal, hukuksal ve kurumsal kolaylıklar sağlanır. Ancak diğer taraftan kapitalist rekabetin sektörel açıdan tekelleşmeye ve acımasız rekabete yol açan özellikleri devlet himayesinde olsa da bu durum hakim sermaye grupları arasında çatışmalara yol açar. Bu çatışmaları giderebilmenin yollarından birisi belirli sermaye sahiplerinin tamamen tasfiyesi biçiminde olabileceği gibi, herhangi bir tasfiyeye başvurulmaksızın “pastayı” büyütmek de olabilir. Pastayı büyütmek devletin özendirmesiyle sermayenin gereksinim duyduğu yeni yatırım alanlarının açılması anlamına gelir. Bu alanlara da birdenbire “sektör” adı verilir. Eğitim sektörü, sağlık sektörü, iletişim sektörü ve daha birçok sektörün yanında tabii ki spor sektörü. Bu açıdan daha önceden sektör olarak adlandırılmayan faaliyetler bütününün birdenbire “sektör” diye tanımlanması aslında kapitalist devlet ve farklı sermaye grupları arasında sağlanan uzlaşmanın göstergesidir. Ve devlet çoğu zaman bu uzlaşmayı da, “sektörü” de teşvik eder. Sermayenin, “sektördeki” dolaşımının önündeki bütün engelleri kaldırma çabası içerisine girer. Taraf olur, kural koyar. Başlangıç itibariyle önemli olan, üretimin niteliği, nasıl ve hangi koşullarda gerçekleştirildiği falan değildir. Buradaki esas sorun sermaye çevreleri arasındaki çatışmanın en azından bir süreliğine ertelenmiş olmasıdır. Çünkü taraflar bilmektedir ki; sektör “yükünü tutunca” çatışma zaten kaçınılmazdır. “Sektörden” feryatlar yükselmeye başlayınca bilinmelidir ki geçici “sulh” dönemi artık sona ermiştir. Şimdi bütün mesele devletin “demir elinin” hangi sermaye grubu lehine taraf olacağıdır.
    Geçtiğimiz hafta içerisinde FIFA Türkiye Futbol Federasyonu’na gönderdiği bir yazıda, federasyonun özerklik ve bağımsızlık prensiplerini dikkate alarak, spordan sorumlu bakanın gözetim ve denetiminin, üçüncü şahısların federasyonun çalışmasına müdahale şeklinde algılandığını ve FIFA’nın özerklik ve bağımsızlık ilkelerine uymadığını tebliğ ederek federasyonu bu konuda mevzuat değişikliğine davet etti! FIFA’nın bu “daveti” futbol özelinde ve sporun genelinde Türkiye’de yaşanan “sektörel” bir tıkanıklığın tescil edilmesinden başka bir anlam taşımamaktadır. Bu itibarla son yıllarda Türkiye’de sporun bir sektör biçimine dönüştürüldüğü dönemlerden bu yana bu faaliyetlerin bütünü üzerinde çeşitli sermaye grupları arasında yaşanan rekabet artık bir çatışmaya dönüşmüştür. Böylelikle “sektörel” sporun geçici sulh döneminin tamamıyla sona erdiği söylenebilir. Bu sulh döneminde koca Göztepe’nin amatör kümeye düşmüş olması, bir zamanlar Balkan şampiyonalarında dereceye giren haltercilerin açlık sınırında olması, güreşin efsane isimi Muharrem Atik’in hayatının neredeyse yapayalnız sona ermiş olması, “sektörün” eski ve de yeni sermayedarları ve spora çok müdahale ettiği söylenen devlet açısından sadece ve sadece küçücük birer detaydır.
    Cem Doğan
    www.evrensel.net