UNUTMA DEFTERİ

UNUTMA DEFTERİ

  • Antalya, mimozaların sarı sevincinden limon çiçeklerinin rayiha bahçelerine geçti. Bir süre sonra hanımeliler yürüyecek mavi sokaklarda. Arkasından nar ağaçları kıpkırmızı tutacak zamanı.


    Antalya, mimozaların sarı sevincinden limon çiçeklerinin rayiha bahçelerine geçti. Bir süre sonra hanımeliler yürüyecek mavi sokaklarda. Arkasından nar ağaçları kıpkırmızı tutacak zamanı. Muzlar çocuk beşiği yapraklarını uzatmaya başladı dünyaya. Yenidünyalar şeftalilerden önce güneş güneş düşüyor bahçelere. Bir çiçek serasından onbiray çiçeği alıyorum. “Rodos Gülü –diyor bahçıvan- Gelin Duvağı, Cemile, Begonvil…” Bir değil beş çiçek birden alıyorum. Mine çiçekleri ilk göz ağrım. Serçe gözü kadar yüzlerce çiçek yüzlerce renkle, boylarına bakmadan ‘dünya biziz’ diyor. Doğa değil, toprağa yürümüş barış bu. Her şey, yazın ince kapısı. Antalya bu görkemini insanla tamamlıyor: Kıyılar, sokaklar, ören yerleri, dağların yalnızlığı insan insan açmaya başladı.
    Kaleiçi’ne gidiyorum. Ihlamur ağaçlarının avucunda iki bardak çay içeceğim. Şiir konuşacağız bir güzel çocukla. Sağ yanım deniz. Deniz değil, kirpiklerime değen sonsuzluk; lacivert yapraklar açan zaman. Bir büyük derinlik gökyüzüyle söyleşip duruyor. Beydağlarını bir daha doğuruyor kıyıya vuran her dalga. Uzun boylarında güneşli nisan bulutları, palmiyeler falezlerden aşağı bakıyor. Taflanlar neredeyse konuşacak. Kalbimde ölümle karıncalanmış bir sevinç, koltuğumun altında harflere dönmüş Akdeniz, hurma ağaçlarına şaşarak yürüyorum. Yoksulluğu unutturacak kadar güzel bir gün…
    Bu masal zamanın içinden, birden bir grup bayraklı insan çıkıveriyor. Çıkmıyor da bin yıldır orada duruyor. Bir gerçeküstü resim ki, komikle trajiğin, yüce olmak isteyen sıradanla sıradanlaşmış yücenin sarkacında sallayıp duruyor küçük grubu. Okul çağı çocukları, başı bağlı kızlar, bir kaşı Altay bir kaşı Hıra dağı birkaç genç, on beş kadar insan, evlerindeki yer sofralarının beş katı büyüklüğünde bayraklarla ayine durmuşlar. Bayrakların sapları kemerlerinin kaşlarına dayalı. Hafif rüzgâr bayraklardan önce bedenlerini savurup duruyor. Bu resme kederle, şaşarak bakan herkesi anında hain yapacak kuşatmayı biliyorum nicedir. Uzun olmayan bir zaman sonra kapı komşum kapımı çalacak, neden balkona ya da pencereye bayrak asmadığımı soracak. Ben de ona neden astığını soracağım, ondan daha şaşkın. Kendimi bu duruma ne kadar hazırlasam da dünyayı düşmanlaştıran bu tek hücreli hapishaneyi anlamam olanaksız. Kanıksama değilse de bezgin bir ruh ve masalın büyüsünü bozan gündeliğin burkulmasıyla geçip gideceğim… ancak bayraklı grubun yan tarafında asılı pankart bu kez gerçekten durduruyor beni: “Cumhuriyete Sahip Çık, İki Dakika Bayrak Tut.” Yazının altında, demokratik ve sol bir parti adı. Kenarda, bu büyük mucizenin mucidi bir grup partili. Yetersizliğin, başkalarının kutsalıyla önem kazanmış kurnazlığı, şehvetli bir hazla bakıyor teslim aldıklarına.
    Bayrak dokunulmazının, hangi yolsuzlukları, hangi şiddeti, hangi suçları nasıl bir başka dokunulmaza çevirdiğini; ülkenin borç batağının, açık pazara çevrilmesinin, eğitim ve sağlıktaki düzeyinin, hukuk boşluklarının, hak ihlallerinin, bayrakla nasıl sarılıp sarmalanarak sorgulanamaz hale getirildiğini biliyorum. Tarihinde on altı bayrak olan başka devlet var mı? O nedenle yüzölçümü stadyum büyüklüğünde, uzunluğu üç-dört kilometreye varan, direkleri bulutları delen bayraklar yapmanın anlaşılmaz bir yanı yok! Çetin Altan’ın usanmadan yaptığı vurguyla, “yaşam kalitesinde Kanada’dan doksan beş, Yunanistan’dan atmış beş basamak geride olmamızın” ne önemi var! On altı bayrağı temsil edecek büyüklük gerek bize. Bütün bu hamaset edebiyatının kullandığı dili, bu dilin yükseldiği ruh atlasını, vardığı toplumsal büzüşmeyi anlamak zor değil. Ancak, bir kentin ortasında, gelip geçenin iki dakika bayrak tutarak ülkeye sahip çıkacağı ‘yüksek fikri’, bütün algılarımı alt üst ediyor. Geldiniz, elinizde kalan tutunabileceğiniz son şeyi, bayrağı aldınız, yüzünüz yükünüzün ağırlığı ile gergin, huşu ile bütün dünyaya baktınız. Bakma da değil, sizden haberi olmayan altı milyar insana meydan okudunuz! İki dakika doldu. Sizden sonra gelen bir başka kenara düşmüşe kutsal emaneti verip saygıyla ve büyük bir huzurla çekildiniz. Peki ne yaptınız siz? On iki yaşında on üç kurşunla öldürülen bir çocuk için içinizden bir merak cümlesi geçti mi? Kuruyan göller, çekilen yeraltı sularıyla ilgili bir fikriniz var mı? Bu büyük ülkede payınıza, neden yalnızca bayrak ve yoksulluk düşüyor? Ülkenin %10’a varan işsizliği, çalışanların açlıkla yoksulluk sarkacındaki ücretleri, köylünün idam yaftası gibi boynuna asılan tarlası, eğitim ve sağlıktaki yıkım, daha pek çok adaletsizlikle ilgili ne söylemiş oldunuz? Bu nasıl bir aidiyet duygusu ki, hiçbir yerinde yer almadığınız bir gerçekliğin içinde, sadece bayrakla var oluyorsunuz? Hem de hiçbir şey yapmadan… sizi mi, sizi oraya diken yüksek politikayı mı kutlamak gerek, bilmiyorum!...
    Şiir acı veriyor. Deniz acı veriyor. Güneş keder. Dağ bir ıssızlık çanı. Ağaçlar dünya dışı bir zaman. Çiçekler gölgelenip gidiyor. İnsan büyük mü alçak mı, bilemiyorum. Bayrak var, sadece bayrak. Yoksulluğun sofrasında bayrak, şiddetin özgürlüğünde bayrak, devletin büyüklüğünde bayrak, akan çatıların çaresizliğinde bayrak, hapishanelerin kilitlerinde bayrak, okulların ‘bilimsel aklında’ bayrak, hastanelerin mezarlığa açılan kapılarında bayrak…
    Ey esirgeyen ve bağışlayan zaman, bayraksız bir mezar yeri, senden bütün istediğim…
    Şükrü Erbaş
    www.evrensel.net