EKONOMİ ve POLİTİKA

  • Çeşitli TV kanallarında cumhurbaşkanı ve genel seçim tartışmaları yapılırken, sermaye yanlısı bazı köşe yazarlarının AKP’yi halka sevimli gösterebilmek için, “AKP küreselleşmeyi iyi okudu!” sloganını dillerine doladıkları görüldü.


    Çeşitli TV kanallarında cumhurbaşkanı ve genel seçim tartışmaları yapılırken, sermaye yanlısı bazı köşe yazarlarının AKP’yi halka sevimli gösterebilmek için, “AKP küreselleşmeyi iyi okudu!” sloganını dillerine doladıkları görüldü. Köleleşmiş ruha sahip bu insanların böyle bir yalanı halkın gözünün içine baka baka nasıl söylediklerini anlamak gerçekten olası değildir. Ama, slogan öylesine iç gıdıklayıcı ki, sistemin işleyişi ile fazla ilgisi olmayan halk kesimleri, Batılı çevrelerin AKP’yi yüceltici sözlerinin de etkisinde kalarak, bu yalana inanmaktan kendilerini almaları hiç de kolay olmaz!
    Evet, AKP küreselleşmeyi iyi okudu! Peki, küreselleşme nedir; küreselleşme neyi dayatmaktadır? Bunu anlamalıyız ki, AKP’nin hangi emri iyi okuduğunu ve büyük bir sadakatle neye uyum sağladığını anlayabilelim? Bu sorular cümlesine verilecek ilk yanıt, küreselleşmenin tanımının ve nedeninin irdelenmesidir. Küreselleşme, dünya insanlarının ve kültürlerinin, birbirlerini kucaklayıcı ve destekleyici nitelikli bir araya gelişi değildir. Küreselleşme, krize girmiş olan gelişmiş merkez ülke kapitalizminin, başta çevresel ekonomiler olmak üzere, tüm dünyayı kendine köle yapma politikasının gösterişli ifadesidir. Diğer bir deyişle, küreselleşme, ekonomi yöntemleriyle geliştirilmiş yeni sömürgecilik yöntemidir. Bu sistemde, krize girmiş olgun üretici sermaye kendisine hem tüketici hem de üretici piyasası aramaktadır. Birikmiş fonların değerlendirildiği spekülâtif sermaye ise, güvenli ve yüksek getiri sağlayan finansal piyasa aramaktadır. İşte, AKP’nin iyi okuduğu söylenen küreselleşmenin talepleri bunlardır. Bu talepleri yerine getirme emrine âmade bir yönetimin yapması gerekenler, aynen geçmiş koalisyon hükümetinin ve AKP’nin yaptığı gibi, ekonomilerini serbestleştirme safsatası altında, güçlü dış sermayeye reel ve finansal alanlarda ekonomilerini piyasa olarak sunmaktan ibarettir.
    Türkiye, 2000 IMF politikaları ile tam da böyle bir raya girmiş ve 2002 seçimleri ile iktidara gelmiş olan AKP ise, başlatılmış olan bu programı büyük bir sadakatle yürüterek, IMF’nin ve Batı dünyasının büyük beğenisini kazanmıştır. Nasıl kazanmasın ki, AKP yönetimi, faiz-dışı fazla dayatması yanında, yüksek faiz politikası ile sömürücü iç ve dış sermayeye fevkalâde güvenli ve yüksek kazanç sağlayan bir spekülâtif sermaye piyasası oluşturmuştur. Dünya faiz oranı % 3-5 dolaylarında seyrederken, Türkiye her durumda % 10’un üzerinde net faiz ödemekte ve hiçbir koşulda borç reddinde veya erteleme talebinde bulunmamaktadır Sermaye için bu ne büyük bir nimettir: risksiz yüksek kazanç! Oysa, burjuva iktisat teorisinde dahî, yüksek faizin tek gerekçesi ve koşulu risktir. Taşların bağlandığı, köpeklerin salındığı bir ortamda kuralları köpekler koyar!
    Yüksek faiz politikası ile ekonomiye giren döviz içte bazı üretici kesimleri çökertirken, üretimin tedricen dış merkezlere kaymasına ve içeride işsizliğin yükselmesine neden olmaktadır. Baskılanmış döviz fiyatı nedeniyle üretim dış merkezlere kayarken, hem ticaret açığı verilerek ülke borçluluğu yükselmekte, hem de dövizin âni yükselişi karşısında yaşanacak olan derin kriz olasılığı gündemde tutulmaktadır. “Kur riski” olarak tanımlanan kırılganlık, kısa dönemde carî açığın finansmanını sağlarken, ekonomiye geçici bir rahatlama sağlamakta ve halkın gözünde sorunları perdelemektedir.
    AKP’nin doğru okuduğu küreselleşmenin gerçek yüzü işte budur! AKP, doğru okuma ezberi ile ekonomiyi sömürücü sermayenin emrine sunarken, aynı zamanda IMF’yi paravan yapıp, Merkez Bankası’nı sözde “bağımsızlaştırarak” iki işleve koştu. Böylece, Merkez Bankası’nın birinci işlevi, enflâsyonu denetleme bahanesi ile, para basma işinden uzak durarak, borçların ödenmesinde “monetizasyon” politikasının engellenmesi şeklinde belirlendi. Monetizasyon engellenerek, alacaklılara yapılan ödemelerin reel değerinin korunması sağlanmış oldu. Alacaklıların alacağının reel değerinin korunması, bütçenin ve halkın bir kesiminin şiddetle baskılanmasını gerekli kıldı. Üstelik de, halkın sırtına yüklenen borç, gerçekten halkın borcu olmayıp, içleri boşaltılan ve şahsî malvarlıklarına eklenen bazı banka varlıklarından ya da devlete vergi vermeyip, borç veren sermayenin yükümlülüklerinden ibarettir.
    Merkez Bankası politikaları ve bütçe baskılamaları ile enflâsyonun kısmen denetlenmesini, anlamlı kontrol olarak halka anlatanlar, bunun bir sömürü olduğu gerçeğini gizlemektedir. Yükselen carî açığın halka nasıl yük yıktığı gizlenerek, halkımızı soyarcasına giren dövizlerle yaşanan yapay zenginliğin, ileride nasıl bir çöküşü de beraberinde getirebileceği halkın gözünden kaçırılarak, “carî açık finanse ediliyor” ya da “enflâsyon önlendi” gibi aldatmacalarla, yükselen işsizlik, derinleşen yoksulluk, ekonominin kırılganlığı, yükselen carî açık ve tüm bunları perdelemede ideolojik kılıf olarak yükselen gericilik halının altına itilerek, IMF güdümlü AKP yönetimini aklamak sağduyuya ve ahlâka aykırıdır. Ama AKP iktidarını övmek, Batılı ve iç sömürücü sermayenin çıkarınadır.
    Aslında AKP Türkiye’ye çok ciddî bir iyilik yapmıştır. Şöyle ki, AKP ekonomik ve sosyolojik alanlarda safların netleşmesine büyük katkı yaptı. Artık herkes kendi safını belirlemek ve ona göre siyasal tavrını koymak zorundadır!
    İzzettin Önder
    www.evrensel.net