NOT

  • “Darbecilik, darbeci zemin bu devlet yapılanmasının ayrılmaz bir parçasıdır. Hukuki olmasa da ‘yasal’ (TSK İç Hizmetler Kanunu md.35) ve de fiili dayanakları vardır.


    “Darbecilik, darbeci zemin bu devlet yapılanmasının ayrılmaz bir parçasıdır. Hukuki olmasa da ‘yasal’ (TSK İç Hizmetler Kanunu md.35) ve de fiili dayanakları vardır. Bilinir ki, bu fiili dayanaklar içinde sermaye sınıfı ve ABD’nin çok özel bir yeri vardır. Kışla içerisinde hiç eksik olmayan darbe heves, istem ve tehditlerinin (ki bu, darbenin yarısı demektir), bu ‘özel’ adreslerden gelecek bir ‘yeşil ışık’la muradına ermesi, her zaman ihtimal dahilindedir. Ama dediğimiz gibi, bu ihtimalin yarısı, yani yüzde ellisi kışlada her daim mevcuttur... Ve bu “yüzde ellilik” olasılık bile ülke siyasetini militarist kazığa bağlamaya yetiyor işte...”
    Bundan bir ay önce ifade ettiğimiz ve kışlada her daim var olduğuna işaret ettiğimiz eğilim, yani “yüzde ellilik darbe”, bu kez de Cumhurbaşkanlığı seçiminin ‘mahkemelik’ olduğu günün gecesinde açıklanmış oldu. Bu sefer de Cumhurbaşkanlığı seçimi gerekçesi öne çıkarılarak, bir askeri muhtıra verilmiştir ve artık “ülke siyaseti” diye tanımlanan burjuva siyaset alanı buna göre pozisyon alacaktır. Muhtıralar rejiminde işler böyle yürümektedir. İlk elden yapılan yorumların hepsinde de paylaşıldığı üzere, artık Cumhurbaşkanlığı seçimleri, 367 tartışmaları, Anayasa Mahkemesi’nden beklenen karar, hepsi anlamını yitirmiştir. Zira Anayasa Mahkemesi’nden önce karar verilmiştir zaten!
    AKP direnebilir mi? Kendisini seçen milyonlara çağrı yaparak, bu müdahaleye karşı seferber edebilir mi? Örneğin TSK İç Hizmetler Kanunu’nda değişiklikler yaparak “Cumhuriyeti kollama, koruma” şeklinde yer alan darbeciliğin ‘kanuni’ dayanağını ortadan kaldırabilir mi? Türkiye’deki siyaset esnafının encamı ve ordu-siyaset ilişkisinin genel koordinatları göz önünde bulundurulduğunda bile bunların ne kadar “fantezi” olduğu ve en küçük bir direnç gösterilemeyeceği açıktır. Şemdinli olayı örneğinde sergilenen tutumu hatırlatmak, tek başına yeterlidir herhalde. Bu antidemokratik müdahaleyi etkisiz kılabilecek bir direnişin zeminini zaten yitirmişlerdi. Şimdi, bir erken seçim kararıyla bu sıkıntılı durumu geçiştirmek; kendi içinde mevcut olan ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi, askerle problem yaratan (Arınç gibi) “sinir uçlarını” etkisiz kılacak bir “yenilenmeyle”, seçime gideceklerdir herhalde. “Mağdur” olarak girecekleri seçimde, büyük ihtimal, çok daha avantajlı da çıkabileceklerdir. Ama Cumhurbaşkanlığı seçiminde de gördüğümüz gibi o hararetli tartışma, çekişme ve bin bir oyunla sahnelenen burjuva siyasetin, bir askeri bildiriyle nasıl da titreyerek içtimaya geçtiği gerçeği, hep ortada kalacaktır.
    ***
    Ve bütün bu olup bitenlerin yönetilen milyonları sıkıştırmak istediği siyaset çerçevesi ise hiç kuşkusuz ki “laiklik-dincilik” ekseninde bölünmek ve bunun yanında “bölücülük” karşısında ise bütünleşmek oluyor! Şimdi giderek daha da “erkenleşen” seçimlerde de dayatılan bu olacak. “Silahsız Kuvvetler”in ön ayak olduğu, 14 Nisan’da Ankara’da yapılan ve bugün de İstanbul’da yapılacak olan “Cumhuriyet mitingleri”nin, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ötesine geçen bir anlamı da budur. Genel seçimlere uzanan bir siyaset ekseni ve uygun ‘ulusalcı’ taban imalatı faaliyetidir. Geniş bir orta sınıf kesimin bu tabanın omurgası haline geldiği görülüyor. Görülen odur ki, “ulusalcılığın” omurgasını bu orta sınıf yönelim oluşturuyor. Ve yine Tandoğan Mitingi de gösterdi ki bu cephenin eksikliğini duyduğu şey işçi, emekçi katılımının sınırlılığıdır. Cumhuriyet gazetesi başta olmak üzere şikayet edilen de emek örgütlerinin bu militarizm gölgesinde yer almamalarıdır. İşçi ve emekçi örgütlerinin hakları ve özgürlükleri için değil de “şeriat ve bölücülük” tehlikesine karşı mücadele etmeleri istenmektedir. Ve elbette bir askeri darbeyi bile tercih edebilecekleri, Cumhuriyet için demokrasiden feragat edebilecekleri bir kıvama gelmeleri... Gerçi “darbecilik” eleştirilerine karşılık manevra etmiyor da değiller. Artık kimlerse bilemiyoruz ama, “Cumhuriyetçi demokratlara” da çağrılar yapılıyor. Yani ulusalcı milliyetçiliklerine demokratlık sosu da ekleniyor. Nedir bu demokratlığın içeriği, belli değil. Sözgelimi bugün Çağlayan’daki mitingi düzenleyenler; 12 Eylül Anayasası’na karşılar mı? Kürt sorununun demokratik çözümünden yanalar mı? Anadilde eğitim konusunda ne düşünüyorlar? Düşünce ve ifade özgürlüğü hakkında ne düşünüyorlar, örneğin 301. maddenin kaldırılmasından yanalar mı? Nokta dergisinin başına gelenleri nasıl değerlendiriyorlar? AKP’nin tek başına cumhurbaşkanını seçmesine karşılar da, bu durumu yaratan seçim barajının kaldırılmasını istiyorlar mı? Sendikal hak ve özgürlükler hakkındaki duyarlılıkları konusunda neden hiçbir ipucu vermezler? Ve nihayet son askeri muhtıra karşısında en ufak bir eleştirel tutum geliştirebilecekler mi?.. Bu cephede yer alan parti ve ‘sivil’ örgütlerin dediklerine ve yaptıklarına bakın, sorduğumuz soruların yanıtları da kendiliğinden ortaya çıkıyor aslında. Ortada demokratlığın zerresi yoktur ve işçi emekçi örgütleri de işte bu militarizmin gölgesine çağrılmakta, katılmamaları sıkıntı yaratmaktadır. Bu durum aynı zamanda ülke siyasetinde bir üçüncü cephenin varlık zeminine de işaret etmektedir. Laikçi ya da AKP’li olmayan bir üçüncü cephe!
    İşte, ‘İki kutup’tan olmayanların, emek, barış ve demokrasiden yana olanların günüdür 1 Mayıs! Nerede, nasıl kutlanırsa kutlansın, 1 Mayıs, Türkiye siyasetinin laik-anti laik cenderesine mahkum edilmesine karşı bir üçüncü cephenin kürsüsü olacaktır.
    Vedat İlbeyoğlu
    www.evrensel.net