İZLENİM

İZLENİM

Hangi bakımdan kıyaslarsak kıyaslayalım, İstanbul-Çağlayan’da yapılan gösteri, Ankara’dakini birçok bakımdan geride bıraktı.


Hangi bakımdan kıyaslarsak kıyaslayalım, İstanbul-Çağlayan’da yapılan gösteri, Ankara’dakini birçok bakımdan geride bıraktı. Bunu söylerken kıyaslama noktalarımdan biri ara sokaklar; meydanı dolduran kalabalığa yakın bir kalabalık, alana çıkan ara sokaklarda yaptı gösterisini. Bir başka nokta; Ankara’daki bir ilkti ve bu kez biraz daha deneyimli olarak toplandı insanlar. Kalabalığı katlayan gelişmelerin başında, elbette ki TBMM’deki gelişmeler yer alıyor.
Alanı ve olup biteni değişik açılardan görebilmek için dolaşırken tanık olduğumuz sohbetler, bağırışlar ise aslında burada toplanan insan kitlesinin ruh halini yansıtıyor.
Öğretmen bir hanım yanındakilerle bağıra çağıra konuşurken bizi görüyor ve başlıyor meramını anlatmaya: “Yazacaksanız Baykal’a yazın, bıraksın...” Araya başka insanlar giriyor:
“Ne olacak o zaman?”
“Bugünkünden daha iyi olacak, buna inanın...”
“Hantal, AKP’nin ortağı...”
Öteden yaşlı bir adam:
“Neden zorluyorsunuz ki, Baykal iktidarı istemiyor. Eğer Baykal’ın bırakmasını istiyorsanız, onu iktidar yapın; inanın, arkasına bakmadan bırakıp kaçacak.”
Gazeteci arkadaşım Yıldırım Güngör’le, bu sitemleri arkada bırakarak perspektifi geniş bir çatıya tırmanmanın yollarını arıyoruz. Buluyoruz da burası bu görkemi algılamaya yetmiyor. Ama böylece, alanın dört tarafının kit kit dolu olduğuna karar veriyoruz.
Hangi noktada birkaç dakika sohbete dalarsanız dalın, buraya gelen insanların ne istemediğini bulabiliyorsunuz; belki önemli bir bölümü ne isteğini de söyleyebiliyor. Ama istemediklerini ve istediklerini hangi örgütle karşılayacakları sorusu, büyük bir boşluk olarak yürüyor yanlarında.
Evet büyük, alaca bir boşlukla yürüyor bu görkemli kalabalık.
İnsanlar, bu boşluk duygusuyla aslında sadece Tayyip Erdoğan’a, onun cumhurbaşkanı adayına, onun karanlıklarla kuşanmış gericiliğine bağırmıyor; aynı zamanda, onların partisi olduğunu iddia eden partilere de bağırıyor.
“Birleş!..”
Ama öyle ki bu sözcük, ağızlardan çıkar çıkmaz eriyor, külleşiyor.
Belki de istemediklerinden daha çok istediklerini karşılayacak yerden mahrum olduğunu düşünerek bağırıyor insanlar...
Arıyor insanlar...
Hem bağırıyor hem arıyor. Ama yanıt istediği yerler onu duymuyor, anlamıyor.
Kalabalığın öfkesinin simgeleştiği ikinci nokta; basının haksızın, gericinin tarafında yer alması:
“Tayyip alana, Aydın Doğan bedava.”
“Satılmış basın.”
Eczacı bir bey, kameraların ve basın araçlarının yoğunlaştığı noktaya geliyor ve bütün öfkesiyle bağırıyor gazetecilere:
“Kendinize şerefli bir iş bulun. Evinize temiz lokma götürün... Şerefli olun.”
Tuhaflığa bakın ki kürsüde konuşan kim olursa olsun, tutundukları, estetik sosyalist sanatın büyük ustaları oldu.
Neredeyse her konuşma, Nazım Hikmet’ten bir şiirle başlayıp yine ondan dizelerle bitti. Edip Akbayram’ın repertuvarında Sabahattin Ali’nin dizeleri: “Başın öne eğilmesin/ Aldırma gönül aldırma...”
Konuşmacıların çoğunu Necla Arat, Türkan Saylan, Nur Sertel gibi akademisyen kadınların oluşturduğu kürsünün, kesilen elektrikleri kalabalığı daha da öfkelendiriyor.
“Türkiye ayıldı imam bayıldı.”
“Sen anladın Tayyip... Sen anladın...”
“Meclis’in Başkanı, aydınlığın düşmanı...”
Tevfik Taş
www.evrensel.net