İNSAN VE SPOR

İNSAN VE SPOR

  • Son iktidar döneminde ülkenin sosyo-kültürel dokusunda ciddi bir yıpranma yaşandı. İşlenen siyasal cinayetler ve yakalama-yargı kurumlarının bu olaylara yaklaşımı, failleri ödüllendirir bir içerik de taşımıştır.


    Son iktidar döneminde ülkenin sosyo-kültürel dokusunda ciddi bir yıpranma yaşandı. İşlenen siyasal cinayetler ve yakalama-yargı kurumlarının bu olaylara yaklaşımı, failleri ödüllendirir bir içerik de taşımıştır. Hal böyle olunca da maktul sayısı ülkenin değişik bölgelerinde artarken, vatanı herkesten çok sevme yeteneği(!) taşıyan genç fail profillerinde de görece artışlar yaşanır olmuştur.
    Yani körlerin ve sağırların birbirini ağırladığı bir mizansen yaşanagelmekte nicedir.
    Düşmanlıkların körüklendiği, kan akıtan vatanperverlerin baş tacı edildiği bir dramatik tablo. Medyanın bunlardan gündem ve reklam malzemesi olarak yararlandığını söylemeye gerek yok. Sanki bütün sorunlarını çoktan çözmüş bir ülkenin ‘bağımsız’ kuruluşları olmanın sınırsız gururu egemen ekranlarda ve sütunlarda…
    Öte yanda demokrasi temsilcisi olarak sığınılacak son kalenin yaptığı postmodern darbeye olan sadakatin kutsanması…
    Politikanın, inanç tacirliğinin, gündelik yaşamdaki yarış koşullarının, açlığın ve yoksulluğun vb. ülkede giderek şiddeti tırmandırdığı bir ortamda her şey doğal olarak yozlaşmakta ve daha da gericileştirilmekte.
    Bundan futbolun nasiplenmemesi olanaksızdır.
    Ülke sevdası(!) uğruna işlenen cinayetlerin futbol statlarında karşılık bulmasını ve hezeyanla sahiplenilmesini de bu noktadan okumak gerekiyor. Bilinç ve estetik algılaması işletilmeyen ve bunun yerine sadece sadakat ve tapınma ritüellerine yaslandırılan boş zaman değerlendirme aygıtları, ne acı ki kitlesel bir futbol taraftarlığına dönüştürülüyor. Hele hele futbol diye sergilenen kültürel bataklık sürekli kaos ve şiddet açığa çıkarırken bu oyunu masum bir oyun olarak algılamak olanaksız duruma gelmiştir.
    Fenerbahçe’nin, ülke takımları içerisinde kendisini sürekli engellenen bir kulüp olarak gösterip başarısızlığının nedenlerini saptırmasını da iyi okumalıyız. Hedef saptırarak kural, saygı ve sevgi tanımadan, hakaret ve şiddet davranışlarıyla savunma psikozlarına yönelmesi, birçok Fenerbahçeli seyircinin de tepkisini alıyor. Her takım, küme düşmesi kesinleşse bile, yenilgiyi peşinen kabul etmez. Özellikle hedef yolunda varolmak istiyorsan, sen rakipten daha fazla o işe kendini adamalısın. Kazanç, bu inançlı mücadeleyle gerçekleşecektir.
    Ancak bu inancı göstermeden ve üstelik oynanan kalitesiz futbolla kaybedilen puanların sorumluluğunu kendi dışındaki etkenlere mal etmek, acizliğin ve çıkarcılığın bir göstergesidir. Güç, tek başına kazancın gerekçesi olamaz. Büyük kulüpsen bu gücü pratik etkinliklerle ve çağdaş olanaklarla eyleme aktarmak zorundasın.
    Bugün ulusal futbolumuzun kulüpler düzeyinde belki belli ekonomik gücü vardır, ancak, bu gücün pratik üzerinde çağdaş uygulayımlarla buluşturulduğunu söylemek mümkün değildir.
    Tribünlerin denetlenmesi ve müşterileştirilmesine dayanan salt kazanmacı futbol anlayışı, bilince ve insani değerlere yaslanmadığı için şiddete eğilim göstermektedir.
    Ülkenin sosyo-ekonomik koşullarının dayattığı bu kültürel yozlaşma kalıpları içinde tribünlerin barışçıl oyunu açığa çıkarma olanakları da doğal olarak azalmıştır. Fenerbahçe gibi kitlesel bir taraftarı olan kulübün stadında yaşananların boyutları da büyük olmaktadır acı ki.
    İçinde bulunduğumuz politik ortam, yığınların belli bir akışa yönlendirilmesi ve yönetenlerin rahatsızlık duymayacağı biçimde beyinlerinin boşaltılması etkinliklerini öne çıkarmaktadır.
    Seyircinin bağımsızlığı ve özgürlüğünün üzerine inşa edilmiş bir futbol pratiğinden de ancak bu beklenir.
    Hakan Keysan
    www.evrensel.net