İZLENİM

İZLENİM

“İş! Bilim! Özgürlük!”, “Sermaye için değil halk için bilim!”, “Hayat 3 saatlik sınava sığmaz!”


“İş! Bilim! Özgürlük!”, “Sermaye için değil halk için bilim!”, “Hayat 3 saatlik sınava sığmaz!”
“Avukatlık sınavına hayır!”, “KPS’ye hayır!” ... ve alkışlar, alkışlar. Şıkır şıkır marakas sesleri... Gençler Kadıköy iskele alanının alışık olmadığı bir şenlikle kıpır kıpırlar. Hep birden çöküp sloganlarla ayağa fırlamaları bile bir dans kıvraklığında:
“Afganistan’dan: Defol, Irak’tan: Defol, Türkiye’den: Defol... ABD Ortadoğu’dan defol!”
Bu gençler “Kadıköy Dersaneleri Öğrencileri” pankartını taşıyorlar.
Onları seyrederken bir kilometre kadar önce okulun bahçesinden yürüyüş kollarına bakan öğrencinin gözleri geliyor aklıma hep. Özlem miydi bakışlarındaki, merak mı? Bahçe duvarının üstündeki parmaklıkların arkasındaki görüntüsü mü beni irkiltmişti yoksa? Meslek lisesinin bahçesinden geleceğini izleyen genç... Çocukluktan yeni çıkmış bir genç. Geleceğini izlerken kaygılı mı? Az önce buruk bir sesle, “böyle birbirlerinden ayrıldıkça, ayrı durdukça haklarını almaları zorlaşmıyor mu?” sorusunu soran o değildi ki. Aynı yaşta bir başkasıydı.
İstanbul çalışanlarının sokağa döküldüğü saatte aralarındaydım. Hızlı tranvaylar, hafif metrolar hep aynı duyuruyla çınlıyordu: İstanbul Valiliği’nin duyurusuyla saat 07.30’dan başlayarak tramvayların kalıp geri dönecekleri istasyonların adlarıyla. Zeytinburnu-Kabataş tramvayı Yusufpaşa’ya kadar gidecekti. Kabataş-Taksim finüküleri çalışmayacaktı. Üst tarafını dinlemedim. Seyitnizam’da indim tramvaydan. Kendimi Kadıköy’e giden bir halk otobüsüne attım. Yollar tıklım tıklımdı. Duraklar dolu. Herkes bir başka otobüsü soruyordu. Sanki taşıtlar grevdeydi. Bir duraktan bir davulcu ile zurnacı bindi. Otobüsün Numune Hastanesi’ne gidip gitmediğini sordu davulcu. “İşçiler orada toplanacakmış da” dedi zurnacı. Otobüsün oradan geçeceğini öğrenince arkaya doğru yürüdüler güvenle.
Alana ulaştığımda çekilen halayların yanı başında gözlerim hep onları aradı. Bir işçi megafonla bir türkü söylüyordu arkadaşları halay çekiyordu: “Dağ bizim maral bizim.... avcı burada ne gezer!”
Şapkalarında Yol-İş yazıyordu. Az ileride Petrol-İş’liler düzene sokuyordu yürüyüş kolunu. Hava-İş’in yürüyüş kolunda kadınlar ağırlıktaydı. Dağıtılan kasketlerden birini istedim, güneş alanı kızdırıyordu. Harb-İş’in sırmalı sancağını taşıyana yan gözle baktım. Bu sendika benim Taşkızak İşyeri Sendikası’ndan sonraki ilk sendikamdı. Yanıbaşında Belediye-İş, Tez Koop-İş ve bayraklar bayraklar... Altı oklu bayrakların yanında CHP’liler, alanın çok uzağındalar, gündelik olayları tartışıyor bir çoğu. Ve çocuklar, gençler, kadınlar Kadıköy iskelesine doğru köprüden yürüyorlar. Güneş kızdırdıkça su satanların sesi biraz daha yükseliyor. Cep telefonları çalıyor boyna. Konuşanlar hemen yanındakilere Taksim alanından son durumu aktarıyorlar. Biraz sonra bu haber bütün alana duyurulacak: “Arkadaşlarımız Taksim’de gözaltındalar. Bu konudaki talebimiz...”
Alandaki kalabalık bir nabız gibi atıyor. Tansiyon usulca yükseliyor.
Sennur Sezer
www.evrensel.net