Yönetmene vefa

Yönetmene vefa

Yedi yıldır gözyaşlarım içime akıyor. Ağlıyor, ağlayamıyorum. En son babamı yitirdiğimde ağlamıştım. Hüngür hüngür... Annemin dizlerinde.


Yedi yıldır gözyaşlarım içime akıyor. Ağlıyor, ağlayamıyorum. En son babamı yitirdiğimde ağlamıştım. Hüngür hüngür... Annemin dizlerinde.
Kırklı yaşlarını almış ak sakallı bir adamın bu görüntüsü ne anlatır bilmiyorum. On yıllık felçli ve son iki yılında yataktan kalkamayan; her yanında cılk yaralar oluştuğundan yatamayan o koca adamı da kaybetmek, belki de kendisi ve herkes gibi benim için de “kurtuluş”tu. Yine de onu bir daha görememenin ağrısı canımı yakıyordu.
Annemin elleri saçlarımda dolaşırken gözyaşlarım dizlerinde yollar açtı.
İçim, damla damla boşaldı!
Ağlamak, müthiş ferahlatıcı bir şeymiş!
Yedi yıldır içim çok dolu... Çok...
***
Tutsaklığımın sonuna bir buçuk ay varken, gazete ilanından okudum yönetmeni kaybettiğimizi. Tek yolum; yüreğimi, beynimi masal kuşlarımızın kanadına yükleyip anılarımdaki Zeki’ye, Gül’e, Bilge Can, Pınar Can, Güney Zeki ve Nisan Gül’e... yollamaktı, yolladım.
Duvarlar voltada adımlarımı keserken devrimcilerin, yönetmeni omuzlarında uğurlayışını canlandırdım hayalimde.. Göz doldurucu bir kitle, kararlı, geleneklerimize uygun ve devrimci anılarını yaşatma azminde haykıran..
***
İlanla aynı gün uğurlanmasının da etkisiyle tören, olması gerektiği gibi olamamıştı. 2001 yılında, “İstanbul’da tutunabilecekleri hiçbir şey kalmadığı” duygusuyla Anadolu’ya çekilmiştiler.
“Uzun atlayabilmek için bazen geri çekilmek gerekir.” Bu düsturla Erdek’te yeni siperler kazarlarken çok az sayıda iletişimini sürdüren dostlarından bazıları bile, bu ani gelişme karşısında törende yerini alamamıştı. İçten yaralıydılar.. Sızılıydılar.. 1984’te Enver Gökçe’yi de böyle yalnız, kimsesiz yitirdiğimizde, hücrede kendimi yemiştim.. “Vefa”lı olamadığımız duygusuyla kıvranmıştım. 12 Eylül faşizminin ağır etkileri devam ediyordu..
Şimdilerde kara bulutların içinde devrimci şimşekler çakarken böyle mi olmalıydı?
***
Eski telefonlar kapanmış, adresler terk edilmiş. Heryerde aradık izlerini. Çok sonra bulduk; meğer iki adım ötemizdelermiş. Önder Babat Kültür Merkezi’nde, hayata yeniden gülücükler dağıtıyormuş Gül!
Sevgili eşi Gül’le yeniden paylaştık Yönetmen’i. Saatler, içimizi yalımlayarak akıp geçti. Bıçaklayarak... Gırtlağımda dalgalandı pınarlar. Taksim’den Şişhane’ye varıncaya dek ayaklarımız bizi nasıl götürdü bilmiyorum, orada fark ettim kendimizi..
***
Bu bireysel bir vefa borcu değil. Vefa’nın sadece, İstanbul’da bir semt adı olmadığını birileri bağıracaksa bu, sosyalistler olmalı.. Öyledir de... Fakat... Fakat yönetmene ve nice değerlerimize karşı ne kadar vefalı?..
***
Ankara Birlik Tiyatrosu (ABT) 34. yaşını geride bıraktı. Onurla... “Devlet desteği”yle ehlileştirmeye direnerek... Şimdi “Yönetmen”siz... Salonsuz... Evsiz.... Yönetmen’in imza attığı, rol aldığı ve senaryosunu yazdığı onlarca oyun, katkıda bulunduğu belgesel ve kasetler var. Her adımında buzu kıra kıra ilerleyen bir buz kırıcısı. Politik muhalif tiyatro yapmanın her adımında ödenen bedeller... Resmi ve gayrı resmi baskılar, yasaklamalar, gözaltılar, duruşmalar ve ekonomik kumpas... Tuvaleti bile mühürlenen salon... Salt 2000/2001 yılında, çıkılan otuz üç günlük Anadolu turnesinde otuz bir günün yasaklı geçişi... Yargı kararlarına rağmen engeller... “Bir hırka, bir lokma”yla geçen direniş günleri... Yedi kez kendi küllerinden yeniden doğan Anka kuşu. Ve İstanbul’dan göç. Anadolu’nun bir kasabasında kiralanan bir depo, yeni oyuncular yetiştirme telaşı ve turnelere bağlanan umut... Tam uzun atlama çizgisine doğru hızlanmışken Zeki’yi gırtlaktan vuran darbe... Gırtlak kanseri... Yitirilen ses... Ve “Godot”yu bekleyiş... “Politik tiyatro yapan devrimci bir adamın hiç konuşmadan da çıkıp sahnede söyleyecek sözü olmalı” diyen Gül’e, kızgınlık ve fakat ateş alan devrimci damar... “Bir gece sabaha kadar yazı makinesinin başında hiç uyumadan, oyunu yazmaya başlar. Denizin kıyısında... Sanki çok vakti kalmamış gibi yazar yazar...”
“Günde Dünü Yaşamak” böyle ortaya çıkar. Sesini yitirmiş yönetmen, yaşamının da finalini oynar. Bedeniyle konuşur. Bedenine hükmedemeseydi gözleriyle konuşacaktı, bunu biliyorum.. Ama mutlaka son nefesine kadar konuşacaktı.
“Günde Dünü Yaşamak”, kendisinin ve ülkemizin de tarihidir.
“Kurtuluş Savaşı’ndan kalmış bir Gazi Dede, solun dağınıklığı, kan kaybı ve bunun gibi nedenlerle topluma kızgın ve küskündür. AKP oy çokluğu ile iktidara geldiği günden itibaren hiç kimse ile konuşmaz, sadece kitaplarını ve gazetesini okur ve gramofonundan eski şarkılarını dinler. Ülkede iktidarın ikiyüzlülüğü, kaybolan değerler, baskılar kızgınlığını artırır. Amerikalılar, oturduğu siteyi, tüm daireleri satın almaya başlar. Site sakinleri, dolar karşılığı evlerini satıp çıkmaya başlar. Ve kalan son daire, kendisininkidir. Eve kadar gelen Amerikalılar, fiyatı sürekli artırarak onu satmaya zorlarlar. Çünkü oraya konsolosluk binası yapılacaktır. Dede’nin sabrı taşar. Oyunun finaline doğru mavzerine sarılıp kapısına dayanan Amerikalılar ve onlara çanak tutan işbirlikçilerinin üzerine kurşun yağdırır. Belinde fişeklikleri ve silahı ile kapının dibinde nöbete durur. Elinde kalan son mevziyi, evini teslim etmemeye kararlıdır. Ancak oturup beklediği yerde, bu kadar heyecanı yüreği kaldırmaz, sabaha karşı kalbi durur. Sabahleyin Gazi Dede’nin ölüsü ile karşılaşırlar.“
***
“ABT bu oyunla dokuz ay Anadolu’yu dolaşır. Oyunda Zeki Göker; iki saat boyunca sahnede hiç konuşmayan ‘Gazi Dede’yi oynamaktadır. Tüm kentlerde, ayakta dakikalarca alkışlanır.(...)
Seyirci sahne arkasını bilmez. Sahneye çıktığı anda adeta dirilen Zeki Göker, sahne arkasında kolunu kaldıramayacak kadar bitkindir. Hastalık durmadan ilerler. Parça parça koparır canını. Dünyada sesini yitirmiş bir aktörün saatlerce sahnede oyunun yükünü omuzladığı bir başka örnek yoktur.”
Sevgili Yönetmen, bir mum gibi yanarak tükenirken etrafını ışıtmayı son anına dek sürdürür. Turne sonrası İstanbul’da son sahnededir; Tarih 19 Aralık 2006. O, zindanlarda karanlıkla aydınlığın çarpıştığı günün yıldönümü.
Güney, okula gitmek için çıkarken işaretle durdurur Zeki: “Nereye gidiyorsun? Ben bugün gidiyorum.” Hastane gününü şaşırdığını sanan Gül: “Hastaneye yarın gidiyoruz” diye müdahale eder. Güney çıkar. Biraz sonra İlkay girer. Sarılır yönetmene, başını dizlerine alıp halini-hatırını sorar. Işıl ışıldır Yönetmen’in gözleri. Birlikte karanlığa karşı direnişlerinin, ortak etkinliklerinin şavkı konaklar alnında. İlkay’ın müziğine sesini katttığı zamanlardadır...
Geriye çekilir... Çekilir... Ve hızlanıp patlama noktasına geldiği an, yapar atlamasını... Uzuuun, upuzuuun bir atlama...
“Dostların arasında, güneşin sofrasında”dır... Gözleri bizde...
Memik Horuz
www.evrensel.net