DURUM

  • Üç Tarz-ı Siyaset, Yusuf Akçura’nın 1903’te yazdığı ünlü makalesinin adıdır. O dönemin pek çok “münevveri” -aydını- gibi o da Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülmekte olduğunu görmekte, aydınları kurtuluş çareleri üzerine kafa yormaya, tartışmaya çağırmaktadır.


    Üç Tarz-ı Siyaset, Yusuf Akçura’nın 1903’te yazdığı ünlü makalesinin adıdır. O dönemin pek çok “münevveri” -aydını- gibi o da Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülmekte olduğunu görmekte, aydınları kurtuluş çareleri üzerine kafa yormaya, tartışmaya çağırmaktadır. Kendisi bu amaçla hangi siyasetlerin uygulanabileceği bir makale yazar ve başlığını da “Üç Tarz-ı Siyaset” koyar. Tartışılmasını istediği siyasetler, Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülüktür. Osmanlıcılığın uygulanamaz olduğunu, İslamcılığın uygulanabilmesinin önünde çok fazla güçlük olduğunu yazar ve Türkçülüğün de uygulama zorluklarına rağmen çözüm olabileceği kapısını açık tutar ve bu üç siyasetin tartışılmasını ister.
    Bugün de ülke farklı sorunlar yaşıyor ve başlıca iki siyaset halkın önüne çözüm olarak dayatılıyor. Üçüncü siyasetin sesi ise az duyuluyor, üstü örtülmeye çalışılıyor. Bu siyasetlerden ilki, laikliğin ve modern yaşamın dincilik tarafından tehdit edildiğini ileri sürüyor ve kitleleri laikliğin korunması için seferberliğe çağırıyor. Başını generallerin çektiği bu “laikçi” cephe -laiklikten ve demokrasiden yana olan kitlelerle, onlarda korku yaratarak cepheleşme yaratan üst yöneticiler arasındaki ayrımı belirtmek için “laikçilik” tanımını kullanıyoruz- CHP, DSP, MHP, ANAP, DYP gibi partileri harekete geçiriyor. Baykal’ın “olamaz, oldurmayın” çağrısına generaller bir muhtıra ile yanıt verdiler ve Anayasa Mahkemesi’de süngü tehdidi altında bilinen kararını verdi ve sonuçta şimdilik “oldurmadılar”. Böylece Baykal’ın halkın hiçbir temel talebini savunmayan, ama bugünkü laik-dinci bölünmesini provokasyon yöntemini de kullanarak, halkın ve ülkenin tek sorunu olarak öne getiren muhalefet çizgisi bir pirus zaferi -yenilgi gibi zafer anlamında- kazandı.
    İnanan insanların inançları üzerine politika yapıyorlar
    İkinci siyaset ise, başını AKP Hükümeti’nin çektiği “dinci” olarak etiketlenen kesim ve bunlar dine içtenlikle inanan insanların inançları üzerine politika yapıyorlar. Allah ve din ağızlarından pek düşmemekle birlikte asıl salladıkları bayrak Amerikancılık-laikçi generaller gibi-, AB’cilik ve IMF’cilik -Baykal’ın Derviş’i gibi-. “Takiyyecilikleri” iki yönlü; hem “değiştik” dediklerinde takiyecilikle suçlanıyorlar hem de peşlerine takıp duygularını istismar ettikleri kitlelerin en azından daha ileri beklentileri olan bölümüne karşı da takiye -taleplerinizi karşılayacağız ama görüyorsunuz gücümüz sınırlı!- yapıyorlar. Sosyolojik ve politik anlamda “muhafazakar” sayılabilecek sağ bir parti olmalarına rağmen, laik düzenin bekçilerine bunu kabul ettirmeleri oldukça zor. Sinsice “laik düzenin” tüm kalelerini ele geçirmekle suçlanıyorlar. Şimdi mağduru oynayıp halka gidelim diyorlar. Geçmişte “mağdur” olanlar ya şapkalarını alıp -Demirel 12 Mart- gitmişlerdi, ya da seccadelerini alıp -28 Şubat Erbakan- gitmişlerdi ve hiçbir direniş göstermedikleri için kaybetmişlerdi. Bunlar ise hem mağdur, hem “direnen” pozisyonunda seçime gidiyorlar. En azından güç kaybetmeyecekleri görülüyor. Ama son olaylar yaşanmadan seçime gidilseydi, belki yine birinci parti olacaklar, ama oy oranları bir miktar düşecekti. Olaylar, AKP’nin sağın en büyük ve etkili partisi olma konumunu pekiştirmiş durumda.
    Üçüncü siyaset ise, işçi ve emekçi kitlelerin, yani halkın gerçek sorun ve taleplerini dile getiren, bugün halkın laikçilerin ve dincilerin peşine takılarak bölünmesinin tehlikeli bir bölünme olduğunu, halkın kendi sorunları ve talepleri için birlik olmasını isteyen, din ve vicdan özgürlüğü temelinde laikliği savunan, laiklerinde, dine içtenlikle inananların da birlikte ve demokrasi içinde kardeşçe yaşaması gerektiğini ileri süren politikadır. Ülkenin ve halkın çıkarı bu politikanın ağır basması ve güçlenmesinde. Ancak “laikçi cephe” ve “dinci cephe”nin çıkardığı yaygara ve kaldırdığı toz bulutu arasında bu politikanın sesi cılız duyuluyor ve yok sayılıyor. Bu politikayı savunanların ilk iki politikadan birine yedeklenmesi isteniyor. Kendi politikaları üzerinde dik durmaları durumunda ya dinciliğe göz yummakla, ya da generallere yedeklenmekle suçlanıyorlar.
    Çağ dışı sorunlar sürekli öne çıkıyor politik ortam gerginleşiyor
    Ülke köklü bir burjuva devriminden geçip, demokratik bir yönetim kuramadığı içindir ki, geçmişte kalması gereken çağ dışı sorunlar sürekli önüne çıkıyor ve politik ortam gerginleşiyor. İşin trajikomik yanı şuradadır ki, bugün “laikçi” cepheyi oluşturan partilerden hiçbirisi, AKP’nin içinden çıkıp geldiği ve artık geçersiz saydığı “milli görüş” çizgisinin lideri Erbakan’la hükümet ortaklığı yapmamış olsun! Bu hareketle ilk hükümeti Ecevit kurdu, onun meşrulaşmasına ve gelişmesine yolu açtı, 12 Eylül askeri darbesi “Türk-İslam sentezini” devletin resmi ideoloji yaptı. Çiller’in DYP’si Erbakan’ı Başbakan –Ağar da bakanı idi!- yaptı. Ama halkın sakin bir dönem geçirerek kendi sorunlarının bilincine varması ilk iki siyaset erbabının işine gelmiyor. Onlar halkın bir araya gelememesi, bölünmelere uğramasından besleniyor, kendilerini kitlelere umut olarak dayatıyorlar.
    Demokrasi güçleri ortak tutum almalı
    Üçüncü siyaseti benimseyenler için “ne şeriat, ne darbe demokratik Türkiye” sloganı durumu çözer gibi görünüyor. Ama “şeriatçı” diye suçlananların da “darbeci” tayfanın da örgütleri, ortak politikaları, etkileri ve ağırlıkları var. Birinin iktidarı, diğerinin hükümeti var! Peki demokrasi isteyenlerin nesi var? Üstelik bunlar çoğunluk değil mi? Burada doldurulması gereken bir boşluk var. Demokrasi güçlerinin acilen ortak tutum almak, güçlü bir ağırlık koymak için asgari bir platform altında güçlerini birleştirmeleri gerekiyor. Yoksa kimse, demokrasi isteniyor diye demokrasiyi hediye etmiyor. Demokrasi için harekete geçmek, mücadele etmek gerekiyor. Bugünkü politik krizin halkçı ve demokratik çözümü de demokrasi cephesinin ağırlığını koymayı başarmasında yatıyor. İlk iki siyasetin birinin ağır basması demek, halk içerisinde bölünme ve düşmanlıkların yaygınlaşması demek. Dine inanan vatandaşın da, laikliği savunan vatandaşın da korku ve endişelerini giderecek, onları kardeşçe bir arada yaşatabilecek olan, sadece demokrasi cephesinin platformu olabilir. Demokrasi isteyenlerin seslerini yükseltmeleri, ağırlıklarını koymayı becermeleri gerekiyor.
    Ahmet Yaşaroğlu
    www.evrensel.net