SÖZ OLA, TORBA DOLA

SÖZ OLA, TORBA DOLA

Yeşil alandaki ayaktopçuları düşünme hızlarına göre ikiye bölen Gürcan Bilgiç’in bilgiçliği üzerine sürdürdüğüm ve birkaç hafta ara vermek zorunda kaldığım bilgiçlik denemelerimi, bu hafta bitireyim istiyorum.


Yeşil alandaki ayaktopçuları düşünme hızlarına göre ikiye bölen Gürcan Bilgiç’in bilgiçliği üzerine sürdürdüğüm ve birkaç hafta ara vermek zorunda kaldığım bilgiçlik denemelerimi, bu hafta bitireyim istiyorum.
Topçuları, düşünme hızına göre forvet ve savunmacı diye ikiye ayırmıştı ya... Savunmacılardan hızlı, akıncılardan yavaş olan ve arada kalan topçulara da orta oyuncu demiştim ya... Bütün bunların ötesinde ve de gerisinde tek başına, çerçeve denilen kale direkleri arasında çerçevelenmiş gibi duran birinin düşünce yetisi belirlenemese de “yaptığı işin akıl işi olduğunu, ama akıllı insan işi olamadığını” eski olmaya çok yaklaşmış bir oyuncunun ağzından duyunca, onların da düşüncesinin ölçülmesi gerektiğini de söylemiştim.
İşte bütün bunlardan sonra aynı alanda koşturup duran, ama ayağına hiç top gelmeyen, gelse bile vuramayan birisi ve oyun süresince oyun alanını sınırlayan çizgiler boyunca bir aşağı bir yukarı koşan iki kişi vardı ki, onlara dokunmadan geçmek haksızlık olacaktı, kendileri bunu çokça yapsalar bile. Onlar da bu alandan ekmek yiyorlardı ne de olsa. Bir dönem giydikleri siyah giysiler yüzünden kara gömlekliler olarak anılan ve neredeyse kara çarşaflı diye çağrılacak olan insanlardı onlar. Çoğu zaman kara vicdanlı oldukları bile düşünüldü. Aralarında bunu hak edenler olmadı da değil. Her neyse, vicdanları boş kalsa da cüzdanları hoştu hep bu adamların.
Artık giysileri de, düşünceleri de renklenmiş olan bu insanlar, Gürcan Bilgiç’in o bilgiç kuramı ışığında değerlendirmeye alındığında, “orta” sından başlamak gerekecek. Alandaki tüm topçulardan daha çok koşan bu adamın, meslektaşları içinde en hızlı düşünen olduğunu düşünmek gerekecek belki de. Hani, hem koşacak, koşarken düşünecek, hem de hızlı karar verecek ya... Gerçi bu denli sorumluluğu ve yorgunluğu üstlenmenin akıl işi ya da akıllı insan işi olup olmadığı da tartışılır ya, cüzdan acısı için katlanılıyor demek ki. Vicdan acısını giderecek düzeyde bir getirisi olmalı ki dayanılıyor bunca koşuşturmaya ve daha başka çok şeye.
Ne oyunun içinde, ne de büsbütün dışındadır garibim. Hem top nereye o oraya koşturup duracak, hem de ayağını bile dokunduramayacak topa. İnsanın içinden hiç gelmez mi “şu topu iki sektireyim” ya da “bir penaltı vereyim de ben atayım bari” demek. Yazgı işte...
Düşünce hızı için bu adamın ortaya salındığı düşünüldüğünde, yeşil alanın iki uzun yanında çizgi boyunca iki ileri bir geri koşturan renkli gömleklilerin düşünce hızlarında indirimli bir değerlendirme yapıldığını hızlı bir biçimde düşünmek gerekecek. Yeterince hızlı olsalardı ortaya düşerlerdi demek olası çünkü. Çizgiyi aşıp içeri giremediklerine göre... Var bir gerilik...
Eskiden üç kişiydi bu adamlar. Sonra dördüncüsü çıktı. Sanırım, soyunma odasında karşılaşmanın başlamasını beklerken dördüncü sıkıntısı yaşanıyordu iki el pişti ya da benzeri bir şey atmak için. Dört kişi oldular. Ama baktılar ki, iyiden iyiye ağır düşünüyor bu dördüncü ve herkesten geri kalıyor, hepten dışarıda tuttular onu. Adına da açık seçik dördüncü dediler.
Bu dört adamın düşünebilme yetileri arasındaki ayrım düşünüledursun, onları düşünenlerin düşüncelerinde çok büyük ayrımlar olduğu gün gibi ortadadır ve hür düşünen her kişinin gördüğü bir durumdur. Örneğin, eski çalıştırıcı mı, yeni yorumcu mu, yoksa nöbetçi yorumcu mu demem gerektiğini bir türlü kestiremediğim Hüseyin Kalpar adındaki ayaktopu adamı, “Maçın hakemi Bülent Demirlenk de isabetli kararları ile futbolu güzelleştirdi” derken, karşılaşmayı kıran kırana izlediği anlaşılan Turgay Kıran, “Hakem Bülent Demirlenk ne hikmetse, bütün düdüklerini rakip takım için çaldı. Trabzon’ un golünde de dahli vardı ne yazık ki” diyordu. Hüseyin Kalpar, izlediği takımlardan hiçbiri kendi takımı olmadığı, Turgay Kıran da salt kendi tuttuğu takımı izlediği için böyle düşünüyor olmalıydı. İşin doğrusunu eski hakem Uğur Bekdemir söylemeliydi belki de. “Demirlenk Kötüydü” başlıklı yazısında “...Bülent Demirlenk önemli bir hataya imza attı. Üstelik Demirlenk’ in hataları bununla da kalmadı” diyordu o da.
Saffet Sancaklı ise yazısına koyduğu “Hakem Vasattı” başlığı ile Bekdemir’e karşı çıkıyor gibi görünüyordu, ama yazının içinde vasat hakemin vasatlığının altını hiç de vasat olmayacak biçimde çiziyordu. Diyordu ki o, “Tansiyonu yüksek olan maçta hakemin düdükleri bazen oyunu çileden çıkardı. Eğer Galatasaray bu maçtan galip çıkmasaydı tüm fatura hakem Bülent Demirlenk’ e çıkacaktı.” Demek hakem vasattı ve kötüydü. Demek ki vasat olmak kötü olmak demekti ya da kötülük vasat olmayı da içeriyordu. Bu nasıl vasatlıksa...
Arif Kocabıyık ise hakemleri “kararlarında tutarsız” buluyor, ama vasatlığı ya da kötülüğü konusuna bir açıklık getirmiyordu.
Bir gazetedeki birkaç adam hakeme böylesine değişik yorumlar getirirken başka bir gazete Vatan, on ikinci adama, on ikinci adam gibi yardımcı olmaya çalışıyordu. “Bülent Demirlenk, genelde kötü bir yönetim gösterdi. 2 takım için de yanlış kararlar verdi. Faullerde de standardı bir türlü tutturamadı. Erdinç’in golündeki devam kararı tartışma yarattı ama kartlarda eyyam yapması daha önemliydi.”
Bunca adamın bakışına bir bakış atınca renkli giysililere bakışı bayağı bir karışıyor insanın. Yani kimdir kötü, nedir vasat anlaşılamıyor bir türlü. Anlaşılan o ki, her er kişi hür doğdum hür yaşarım kime ne düşüncesinde...
Üstün Yıldırım
www.evrensel.net