NOT

  • Cumhuriyetin 75. yıldönümü kutlamalarını hatırlayalım. 28 Şubat sonrasıydı. Her tarafa asılan bayraklar ve gece kulüpleri de dahil her yerde çalınan 10. Yıl Marşı ile adeta ‘1930’ların ruhu’ çağrılıyor, Cumhuriyet’in tazelendiği rivayet ediliyordu.


    Cumhuriyetin 75. yıldönümü kutlamalarını hatırlayalım. 28 Şubat sonrasıydı. Her tarafa asılan bayraklar ve gece kulüpleri de dahil her yerde çalınan 10. Yıl Marşı ile adeta ‘1930’ların ruhu’ çağrılıyor, Cumhuriyet’in tazelendiği rivayet ediliyordu. O günlerde öne çıkan bir pop figür, Kenan Doğulu’ya okutmuşlardı 10. Yıl Marşı’nı. Şimdi o Kenan, Eurovizyon seferine çıkarken, memleketin mevcut hakim atmosferini de dikkate alarak, büyük ihtimal, dağarcığındaki tek cümlelik siyasi tonlamayı yapmadan edemiyor: “Laik kimliğimle güzel bir resim çizmeye gidiyorum. Cumhuriyet ilkelerine bağlı ve laik kimliğimizle Türkiye’nin aydınlık yüzünü temsil edeceğiz. ”! Cumhuriyet ilkelerine bağlılık ve laik kimliğimiz... Şu ara toplumsal söylem düzeyinde revaçta kılınmaya çalışılan ‘trend’ler durumuna getirildiler yine. Bir de bayrak tabii...
    İlginç olan ya da artık hiç ilginçliği kalmayan ise, bu simge ve söylemlerin yaygınlaşarak popülerleştiği dönemlerin, her defasında, askerin bir şekilde siyasete müdahalesine de sahne olduğu gerçeğidir. Biçimi ve sınırları değişebiliyor ama askeri vesayetin ve müdahalesinin varlığı ve kendisine değişik dolayımlarla kamuoyu oluşturma çabası değişmiyor. Bugün de bir müdahale sürecinden geçiyoruz. Ve yine popçu Kenan kardeşimizin de vurguladığı “Cumhuriyetin ilkelerine bağlılık ve laik kimliğimiz”in altı yeniden yeniden çizilmektedir. “İyi saatte olsunlar” denir ya, işte onlar işaret edince, Cumhuriyet ilkeleri ve laik kimliğimiz çok büyük tehdit altında oluyor ve “sivil toplum” birden fişeklenip teyakkuza geçiveriyor! Artık, bu Cumhuriyet’in, cumhuruna yani halkına ne bahşettiği, onu nasıl yaşattığının önemi kalmıyor. Ya da mevcut ‘laiklik’ halinin, inanç ve vicdan özgürlüğü açısından gerçek bir laiklikle nasıl bağdaştırılabileceği soru olmaktan çıkıyor. Yani? Yanisi; haydi, bütün sorgulamalar rafa, “laik ve (eklenmeden olmaz ya!) demokratik sistemimizi korumak ve kollamak için” safa!
    “...28 Şubat’ı büyük bir cesaretle destekleyen ben, artık askeri müdahalelere, bildirilere karşı çıkıyorum. Çünkü Türkiye’nin ‘sivil 28 Şubat’ süreci başlamıştır. İlk defa siviller ‘durumdan vazife çıkarmaktadır.’ Bunu hepimizin çok ama çok iyi okuması gereklidir...” Bu sözler Ertuğrul Özkök’ten. Bir merkezden koordine edildiği ve giderek yaygınlaştırılacağı belli olan “Cumhuriyet mitingleri”ni böyle değerlendirirken, dönemin ve stratejinin ruhunu özetlemekte. Ve bu çerçevedeki ‘darbe karşıtlığı’nı; darbeyi önlemek istiyorsan durumdan vazife çıkar, darbeyi gereksiz kıl! Bunun tercümesi, bir darbenin muradı, darbeye gerek kalmadan ‘sivil toplum’ ve siyaset esnafınca gerçekleştirilmeli, şeklindedir.
    Bugün yapılmak istenen de budur. Ayrıntılar, detaylar tartışılabilir ama mevcut ‘sivil’ hareketliliğin, gerçekten bir sivil düzlemle ne ölçüde örtüştüğü, verilen mesajlardan bellidir. Ortada açık bir askeri muhtıra var ve ama asıl tartışma alanı bu noktadan çok uzakta tutulmakta, duyarlılıklar askeri müdahale ve demokratik özgürlüklerden öte, laiklik-şeriat eksenine sıkıştırılmaktadır. Bu, üzerinde ayrıntılarıyla durmayı gerektiren, ikili yönü olan bir stratejidir. Birincisi, bütün o dostlar alışverişte görsünler şeklindeki “darbeye de karşıyız” vızıldamalarına karşın, askerin siyasetteki belirleyici ağırlığını anlayışla karşılayan ve giderek darbeleri bile meşru görmeye, hatta talep etme (ki çok dar da olsa böylesi kesimler var ve sorun bunları genişletmektir) noktasına sürüklenebilecek bir taban oluşturmak. Bu tabanın, zaten mevcut olan MHP’ci, linççi, ırkçı yani ‘ürküten milliyetçiliğin’ yanında biraz daha ‘makul’, daha popüler, daha genişlemiş ve deyim yerindeyse ‘laytlaştırılmış’ bir milliyetçilik olacağı açıktır. Özellikle Hrant Dink cinayetinden sonra böylesi bir ihtiyaç kendisini açıkça hissettirmişti zaten. İkinci nokta ise, bu iki milliyetçilik tabanının seçimlerde CHP ve MHP adreslerine yönlendirilmesi ve milliyetçi bir CHP-MHP koalisyonunun zorlanması... Mitinglerdeki “sağcılar MHP’ye, solcular CHP’ye” çağrıları boşuna değildir.
    Burada mitinglerin düzenleyicisi olan ve hiç de ‘sivil’ olmayan merkezler ile katılımcı yüzbinlerin tamamen örtüşmüyor olması meselesi var. Bu bir gerçek. İlerici, demokrat, hatta devrimci saflarda yer almış birçok kesimden katılımlar olduğu ortada. Çoğu, AKP karşıtlığı ve laiklik duyarlılığını bu düzlemde ifade etmekte. Bunun anlaşılmayacak bir tarafı yok ama sorun tam da tercih edilen platformun, bu makul, anlaşılır duyarlılıkları çekerken kaybettirdiği, ötelettiği duyarlılıklardır. Yani, laiklik kaygısıyla bu gösterilere katılanların eskiden sahip oldukları bazı duyarlılıklarından irtifa yitimi yaşadıkları ya da zaten bu irtifa kaybını yaşadıkları için bu mitinglere katıldıklarıdır. Şöyle ki, laiklikten hareketle katılanlar, ülkede gerçek bir laikliğin olmadığı gerçeğini, askeri müdahalelerin laikliği olduğu kadarıyla bile daha da güdükleştirdiğini, dinci gericiliğin bu müdahalelerle bağlantısını, vs. unutarak çıkıyorlar o mitinglerden. Yine antiemperyalist duygularla katılanlar; devlet yapılanması içindeki ABD işbirlikçiliğinin sadece AKP’yle sınırlı olmadığı, çok daha köklü temelleri olduğunu, ordunun bir NATO ordusu olarak ABD’yle çok derin ilişkilere sahip olduğu gerçeğini pekiştirerek mi çıkıyorlar mitinglerden? En basitinden İncirlik Üssü meselesinin, 12 Eylül darbesinin ABD ile ilişkiler bağlamında nereye konacağı gibi soruları kışkırtıyor mu yoksa unutturuyor mu, bu gösteriler? Yine, darbelere de karşıyız diyerek bu mitinglere katılanlar, “AKP de hak ediyor, onlar olmasa müdahaleye de gerek kalmaz” gibisinden bir duygu ve bilinç kırıntısına hiç mi kapılmıyorlar? Demokrasi duyarlılığı olup da mitinglere katılanlar kendilerini bir test etsinler bakalım; Şemdinli’deki JİTEM bombacıları, Susurluk’taki kontrgerilla çeteciliği, daha dumanı tüten Ayışığı ve Sarıkız darbeci girişimleri, andıçlar, Nokta dergisinin akıbeti ve son askeri muhtıra, hafızalarının hangi kuytuluklarına ötelenmiş durumda...
    Daha çoğaltılabilir ve verilecek her örnek, “laik cumhuriyete sahip çıkmak” örtüsü ve bu minvalde yoğunlaştırılan duyarlılıklar öne çıkarılarak, gerçek laiklik de içinde olmak üzere demokratik hak ve özgürlüklere ilişkin duyarlılıkların ötelenip aşındırıldığına işaret edecektir. Yani bu mitingler söz konusu olduğunda, sorun, hangi duygu ve kaygılarla katılındığından önce, hangi duyarlılık ve kaygıların yitirildiği ve yitirileceği olmalıdır herhalde. İşte üçüncü cephe bunun için de zorunludur. Bir karşı-ağırlık eksikliğidir, insanları tuzak zeminlere savuran. 1 Mayıs’ta alçakça bastırılmaya çalışılan seslere, yüreklere kucak açan ve ırkçılık ve milliyetçiliğe, yoksulluk ve işsizliğe karşı bir cephe... Seçimlerin kapıda olduğu bu dönemde, çok gecikilmesine rağmen, kendi cephelerini oluşturup, bu tuzakları etkisiz kılmak tarihsel ve insani bir görevdir artık. Yoksa, popçu Kenan Doğulu’nun yerine, artık ODTܒnün solcusu Tolga Çandar’ı, Ruhi Su okulundan Sadık Gürbüz’ü sahnelere çıkaracak kadar işleri geliştiren bu ‘silahsız kuvvetler’ hareketinin günahlarına ortak olunmuş demektir. Yoksa, demokratlığından şüphe etmediğimiz Edip Akbayram’ın; darbeci Şener Eruygur’a, Danıştay saldırısının kilit adamı olarak adı geçen ve Veli Küçük ailesinden, emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin’e, zindanlarda çürütülmüş ve sonra katledilmiş Sabahattin Ali’nin “Aldırma Gönül”ünü söylemesinin sorumluluğunu üstlenmiş sayılmaz mıyız?
    Vedat İlbeyoğlu
    www.evrensel.net