MEDYADA GEÇEN HAFTA

Dışarıdan bakmak deyimi, yaygın anlamıyla, kendisini olayların dışında tutmak, bir anlamda soyutlamak kast edilerek kullanılır. Aslında, birçok zaman olan biteni anlamak için önemli, gerekli bir iştir bu


medyada geçen hafta 7 mayıs 2007
Memlekete dışarıdan bakmak

Dışarıdan bakmak deyimi, yaygın anlamıyla, kendisini olayların dışında tutmak, bir anlamda soyutlamak kast edilerek kullanılır. Aslında, birçok zaman olan biteni anlamak için önemli, gerekli bir iştir bu.
Bizim medya da dışarıdan bakmayı sever ama bu anlamıyla değil. Ülkenin içinde yaşanan her gelişme için mutlaka, “Onlar ne diyor” diyerek yüzünü öbür tarafa döner. Bazen yabancı haber ajansları, bazen devlet temsilcileri, uluslar arası kurumlar, hatta büyükelçilerin yorumları her şeyin üstünde tutulur.
“E-muhtıra” adını taktıkları Genelkurmay’ın geceyarısı bildirisinden sonra yaşananlar da buna örnek. Kaç gündür, “yurtdışındaki itibarımız” diye dönüp duruyorlardı ki, demokrasiden çok bunu umursadıkları belli olmuştu.
Ama kabul etmek gerek, Washington mahreçli haberler içinde en zekice hazırlanmış olanı, Hürriyet’in Cumartesi günkü manşetiydi. Şaşırmış gibi yaparak okuyalım: “Şaşırtan Anket”. Haber şu, CNN bir anket yapmış, daha doğrusu yaptığı onlarca anketten birinde de “Ordunun cumhurbaşkanlığı seçimleri konusunda yayınladığı açıklamaların Türkiye’de demokrasiye zarar verdiğini düşünüyor musunuz?” diye sormuş. Anket henüz sonuçlanmamış ama verilen 70 bin civarında yanıtın yüzde 76’sı hayır demiş. Hürriyet de bunu haberine “Bildiri zararsız” diye başlık yapmış.
Şundan dolayı çok başarılı bir operasyon, hem bu konudaki esas yorumcu olan “yabancı basın” olgusunu gayet ciddiye alıyor, hem de bunu yaparken Genelkurmay’a laf söylememeyi, hatta onun yanında saf tutmayı başarıyor. Böylesi bir taşla iki kuş durumu, kolay kolay yakalanamazdı ama Ertuğrul Özkök yakalayınca da affetmez elbette.
İnternet anketlerinin sayısı epeyce arttı, katılanlar da, yapılan haberler de daha fazla. Ancak bu yine de onları belli bir topluluğun görüşünü yansıtan, bilimsel araştırmalar yapmıyor. Tabii CNN örneğindeki mesele, okurlarının çoğunlukla Amerikalılar olduğu varsayılarak sevinç gösterilerine başlanması. Çünkü, “onlar korkmuyor”. Yoksa demokrasi nasıl etkilenirmiş, Türkiye vatandaşı ne düşünürmüş, bildiriden sonra işler nasıl etkilenirmiş, bunlar mesele değil.
Ertuğrul Özkök aynı günkü köşesinde New York’u da araya katıp açık açık “Şaka gibiyiz” yorumları yaptı: “Galiba bütün dünyada böyle bir imaj yaratmaya başlıyoruz. Yani Türkiye’ye “a big joke” (büyük bir şaka) olarak bakanların sayısı artıyor. Şimdi buna ne diyeceğiz? Ne yazık ki böyle mi? Yoksa... Yoksa, “iyi ki böyle” mi? Bence ikisi de...”
Şaka değil ama bu, gayet ciddi.
Basından basına güven yok!
Hafta içinde ilginç bir araştırmanın sonuçları açıklandı. Araştırmanın adı, “Medya ve Değerler”. Yedi ülkede yapılan “Demokrasi Kalitesi” araştırmasının bir ayağı olarak yapılmış. 226 gazeteciye belli konularda sorular sorulmuş. Çıkan sonuçlar, birbirinden ilginç.
Basına tamamen güvenenlerin oranı yüzde 3, televizyonlara güvenenlerin oranı ise yüzde 1. Yani kendilerine, meslektaşlarına neredeyse hiç güvenmiyorlar. Biz de halk medyaya güvenmiyor sanıyoruz ama, hiçbir araştırmada yüzde 99 güvenmiyor sonucu da çıkmamıştır bugüne kadar. İlk kez çıktı, onu da habercilerin kendileri yaptı. Güvenilmeyecek bir iş yapıyorlarsa nasıl hâlâ yüzümüze bakabiliyorlar?
Kime güvendiklerini merak ediyorsanız, en çok güvendikleri iki kurum tanıdık gelebilir: Ordu birinci, Anayasa Mahkemesi ikinci. Üstelik araştırmanın son iki hafta içinde yapılmadığını hatırlatalım.
Bu 226 gazeteci içinde 20 genel yayın yönetmeni, 20 genel yayın yönetmeni yardımcısı, 20 yazı işleri müdürü ya da müdürü yardımcısı ve editör, 20 haber müdürü ya da haber koordinatörü, 94 köşe yazarı, 17 yapımcı-yayımcı-sunucu, 13 sunucu, 29 muhabir ve 4 Ankara temsilcisi var. Yani daha çok yöneticiler düzeyinde bir dağılım yapılmış, işin yükünü sırtlayan basın emekçilerinin oranı daha düşük.
Buna rağmen, basın özgürlüğünü kısıtlayıcı etkenleri sayarken, en başa tekelleşmeyi yerleştirmişler. “Basın özgür mü” sorusunun yanıtları ise kafa kafaya. Basın tam anlamıyla özgürdür: 4.4, Büyük ölçüde özgürdür: 42.5, Basın özgürlüğü kısıtlıdır: 48.2, Basın özgürlüği yoktur: 4.4, Cevap yok: 0.4.
İbretlik bir araştırma. İyi okunması ve belki saklanıp tekrar tekrar tartışılmasında, hatırlanmasında fayda var. Basına güvenin bu kadar düşük olması, üstelik birçoğu karar verme mekanizmalarında olan kişiler arasında böyle olması, çok çarpıcı.
Açık açık güvenilmeyecek bir iş yaptıklarını, yani yalan haber verdiklerini, haber sakladıklarını, izleyiciyi manipüle etmeye çalıştıklarını itiraf etmişler. Bunun başka bir anlamı yok. Öyleyse neden bu işi yapmaya devam ettikleri sorusu geliyor akla. Belki de amaç, güvenilir olmak, doğru haberler vermek, kafaları bulandırmak yerine açmak, değildir... Zaten en başından niyetin habercilikle ilgisi yoktur. Bu kadar güvensiz bir ortamda, öylesi kulağa daha anlamlı geliyor.
Seçim sıkıştırması
Medya kısa zamanda seçim havası uyum sağladı. Bu seçimde farklı olarak ittifaklar tartışması gündemin baş köşesine oturdu. DYP ile ANAP Demokrat Parti olmak konusunda anlaştı, CHP ile DSP’nin durumu henüz belli değil. Gazeteler de bu tartışmada açıkça önemli bir rol üstlenmeye çalışıyor. Halkın bu partilerin birleşmesini istediği üzerinden haberler yapılıyor. Ne için, hangi amaçla, nasıl bir birlik olacağı ise, haberlerde yer alamayacak kadar “önemsiz” bir ayrıntı tabii. Üstelik, “Sağda birlik tamam”, “Solda birlik yolda” gibi başlıklarla özetlenmesi, “sağı” ve “solu” temsil etme hakkını da bunlara vermek anlamına geliyor. Peki seçime girecek 20’nin üzerinde parti bakalım medyada nasıl yer bulacak? İşini kolaylaşsın diye bastırıyor olabilirler, yalakalık yapacakları sayı 5’ten 3’e düşsün diye örneğin...
Medyanın 1 Mayıs’ı
2007 1 Mayıs’ı, gazeteciler açısından da ilginç bir deneyim oldu. Valilik ve polis “önlemleri” iyice abartıp İstanbul’u koca bir hapishaneye çevirince, uzun süredir ilk kez “Göstericiler olay çıkardı” haberlerini de farkında olmadan önlemiş oldular. Çünkü medyanın tepkisi bu kez valiye yönelmişti. Bu kadar göstericilerden yana 1 Mayıs haberleri okumak, izlemek, ilginç bir deneyim oldu. Yine de 1 Mayıs’a çıkan işçilerin taleplerine pek sıra gelemediyse bile... Taksim’de gazeteciler de polisin gazabından nasibini almıştı, hem cop yiyerek, kaçmak zorunda kalarak, hem de biber gazına fazlasıyla maruz kalarak. Bunu protesto etmek için bir eylemde bir araya geldiler. Epeyce katılımcı olmasının yanı sıra, yürüyüş gazetelerde de geniş yer buldu. Dileyelim, bu ilginç 1 Mayıs’ın, bundan sonra medyanın işçilerin, emekçilerin taleplerine, 1 Mayıs’larına daha farklı yaklaşmasına yardımı olsun...
Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net