BAYKUŞ

  • Yeniden Filipinler’deydim. Dönmek üzere yola çıkacağım gün, internetten memleketimde neler olduğunu görmek istemiştim. Gece yarısı muhtırasından da böylece haberdar oldum


    Yeniden Filipinler’deydim. Dönmek üzere yola çıkacağım gün, internetten memleketimde neler olduğunu görmek istemiştim. Gece yarısı muhtırasından da böylece haberdar oldum. Gazeteye yazacağım yazıyı, bir Filipin gazetesinde okuduğum haber üzerine şekillendirmişken, ben yokken olup bitenler üzerine düşündüklerimi paylaşmayı yeğlemiştim ama gazeteye ulaştırmayı bir türlü başaramadım. “Üzerimde Genelkurmay’ın bir gece önce yayınladığı muhtıranın ağırlığı var” demiştim o yazıda. Ağırlığı üzerimden atmak mümkün olmadı. O kocaman ağırlıkla geldim geri. Memleketimden bir haftadan fazla uzak kaldığımda, yüreğimin hızlanan atışları ve içimden yükselen sevinç kıpırtısı ile dönüşe hazırlandığım bir gün duygusu taşıyamamıştım, hâlâ da o ağırlık duygusunu taşıyorum. Karnıma bir yumruk yemiş olma hissi daha baskın şimdi.
    Tam 10 yıl öncesinde, 28 Şubat darbesinde de olduğu gibi demokratikleşme çabalarını yerle bir eden ve her 10 yılda bir memleketimi daha fazla sevme ve koruma iddiasıyla üzerimize üzerimize gelen bu yoğunlaştırılmış sevgi(!) fırtınasının ortasında kalmak, bana her seferinde karısını kıskandığı için, kötü niyetli arkadaşlarından çocuğunu korumak için dayak atan o iyi(!) niyetli aile babalarını ve dolayısıyla aile içi şiddeti anımsatıyor. Aile içi şiddet kurbanlarının ortak özelliklerinden birisi, bu şiddeti hak ettikleri duygusudur. Şiddeti haklı çıkaran bu algılarıyla şiddeti uygulayanlardan bir türlü uzaklaşamazlar. O nedenle ciddi bir ruhsal destek almadan bu süreci sonlandırabilmeleri de pek mümkün değildir. Memleketimin insanları da her 10 yılda bir maruz kaldıkları bu şiddete, aile içi şiddettekine benzer tepkiler veriyor. Bu şiddeti haklı buluyor. Hak ettiği bu şiddetin daha da yoğunlaştırılması için mitingler düzenliyor.
    Bir toplumun darbe çağrıcısı olması kolay kabul edilebilir bir durum değildir. Düzenlenen mitingler seçimlerin haksızlığı, oyların boşa gidişi, demokratikleşme, bağımsızlığın korunması tartışmaları yerine, başörtüsü ile sınırlandırılan ve sınırlı bir görüş alanı üzerinden yürütülen laiklik-antilaiklik çatışmasına indirgenmektedir. Herhangi bir darbeyi “ileri-geri, iyi-kötü” sınıflamasına sokmak, doğru bir yaklaşım olarak ele alınamaz. Ordunun, toplumun demokratik eğilimlerini beğenmeme ve müdahil olma davranışı, dünya görüşünün solda olduğunu iddia edenlerin onayından geçebiliyorsa, insanlarımızın sağlarına sarımsak, sollarına soğan asıp da hangi tarafın nerede olduğunu anımsama zamanı gelmiş görünmektedir. Toplumun eğilimlerini dönüştürememe beceriksizliğinin ilacını zor kullanmakta aramak, orduyu veya başka herhangi bir baskı aracını yardıma çağırmak da şiddet kurbanlarının kafa karışıklığının göstergelerinden biri olarak kabul edilebilir.
    O gün yazımı yazmadan önce internetten memleket haberleri almak için oturmasaydım, bir gün önce Philippine Daily Inquirer gazetesinde okuduğum bir haberi ve bana hissettirdiklerini sizlerle paylaşacaktım. Çocuk militan olarak tanımlanıp üzerine ateş açılan 9 yaşında bir kız çocuğunun öyküsünü… Eminim bu öykü hepinize çok tanıdık gelecektir. Memleketimden ayrılmadan hemen önce, bir çocuğu militan olarak görüp üzerine ateş açan, yaşından çok kurşunun isabet ettiği bedenine rağmen beraat edenlerin haberini okumuştum. O sabah Filipinler’de gazete haberini görünce, benzerliklere rağmen önemli bir fark da gözledim. Ailenin hep birlikte Ombudsman ofisi önünde çekilmiş bir fotoğrafı vardı. Sorumlular hakkında dava açmak üzere gelmişlerdi. Haklarını aradıkları için saygı görüyorlardı.
    Demokratikleşme, özgürce düşüncelerini ifade edebilme ve korkusuz yaşayabilme olanaklarımız olmadığında, şiddet kurbanı tepkileri vermekten kurtulamayacağız. İşe, şiddeti hiçbir koşulda hak etmediğimizi birbirimize anımsatarak başlamalıyız sanırım. Laurence Britt’in 2003 yılında yayınlanan ve dün Bianet’te de çevirisine yer verilen faşizmin “özde” 14 temel özelliğini sıraladığı makalesini okursak; ruhsal yaralarımız, toplumsal bellek kaybımız ve algı kaymalarımıza ışık tutacağına eminim.
    Şebnem Korur Fincancı
    www.evrensel.net