DURUM

  • Geçtiğimiz günlerde bir gazetenin ekonomi sayfasında şöyle bir haber yer aldı: Başlık; “Yabancı seçime bakmadı, 10 milyar dolarla 9 kat Halkbank istedi.”


    Geçtiğimiz günlerde bir gazetenin ekonomi sayfasında şöyle bir haber yer aldı: Başlık; “Yabancı seçime bakmadı, 10 milyar dolarla 9 kat Halkbank istedi.” Haberin içeriği kısaca şuydu: “Halkbank’ın yüzde 25’inin halka açılmasından 1.5-1.9 milyar dolarlık gelir beklenirken yabancılar, kendilerine ayrılan payı 9’a katlayan, 10 milyar dolarlık talepte bulundu. Yerli yatırımcı talebiyle bu rakam 11.5 milyar dolara çıktı.” (5 Mayıs) Durum böyle olunca, insan kendi kendine sormadan edemiyor. Acaba bu rağbetin nedeni ne olabilir?
    Normalde seçim öncesi zamanlar, özellikle de Türkiye gibi bir ülkede ve siyasette kriz rüzgarları eserken, belirsizliklerin en fazla olduğu dönemlerdir. Hepimiz artık biliyoruz! ‘Bu piyasalar denilen meret, çok nazik ve belirsizlik ve gerginlik ortaya çıktığında vurgununu yapıp gidiyor, ülkeyi de ekonomik krize sürüklüyor.’ Durum böyleyken, seçimin sonuçlarının ne olacağı bilinmezken, acaba neden aşırı talepte bulunularak tam tersi bir davranış içerisine giriliyor?
    Sorunun yanıtı, yine politik gelişmelerde yatıyor. Ülke, parlamenter düzeyde politik kriz denilebilecek gelişmeleri yaşarken diğer tarafta, parlamento dışı bir güçte ‘Ben buradayım, icabında gerekeni yaparım ve yaptırırım, tatlı kârlarınız için hiç endişelenmeyin’ güvencesini vermişti. Kolayca tahmin edilebileceği gibi bu açıklama, bir muhtıra biçiminde gelmişti. Üstelik geçmişte yaptıkları -24 Ocak ekonomik kararlarını uygulayan 12 Eylül cuntası-, gelecekte yapabilecekleri için güvence sayılırdı.
    Kuşkusuz bugün henüz bir darbenin koşulları yok. Bazen tank yürüterek “balans ayarı” yapmak, bazen “sanal dünyadan” uyarmak istediklerini yaptırmaya yetiyor. Bu koşullarda verilen muhtıra, sadece istenmeyen bir cumhurbaşkanın seçimini engellemekle kalmıyor, uluslararası piyasalara “Merak etmeyin biz buradayız, güvenle hareket edin” mesajını da veriyordu.
    Durum böyle olunca yabancılar, hisselere 9 kat bir güçle hücum ederek 10 milyar dolarlık bir talepte bulundular. Yerlilerin nefesi ise ancak 1.5 milyar dolara yetmiş. Hisseleri satan da özelleştirme idaresi!.. Yani mevcut hükümetin en iyi çalışan kurumlarından birisi. Zaten Başbakan, “Görevimiz ülkeyi pazarlamak” açıklamasını epeyce önce yapmıştı. Şimdi bu açıklamaya, omzu kalabalıklardan da destek gelince, uluslararası yatırımcılar, spekülatörler, büyük patronlar coşmasın da kim coşsun? Öyle de kâr, böyle de kâr; öyleyse yağmaya hücum! Muhtıra sonrasında ortaya çıkan ve ‘herhalde yanlış anlaşılmaktan kaynaklanan’ küçük dalgalanma, böylece onarılmış ve mesajın doğru anlaşıldığı belirtilmiş oldu.
    Ortaya çıkan bu tablo, ülkenin gerçek sorunlarının net bir resmini vermektedir. Mevcut laik-dinci bölünmesi, ülkenin ve halkın gerçek sorunlarını yansıtmamaktadır. Halkın değerleri ve kaygıları ve korkuları üzerinden politika yapılmakta, bunlar derinleştirilmekte ve kışkırtılmakta, sonra da halkın önüne seçim sandığı konularak “kazançlar” oya tahvil edilmek istenmektedir. Oyun oldukça basit ama son derece etkilidir.
    Sağdan ve “soldan” pek çok parti, mevcut durumu oya tahvil etmek için birleşiyorlar, birlikler kuruyorlar. İşçi ve emekçi halkın gerçek talep ve özlemlerini savunanlar da ülkenin belli başlı tüm demokrasi sorunlarını çözüme kavuşturabilmek için bir demokrasi cephesinde bir araya gelmek zorunda. Kürt sorununun çözümüne ilişkin ağırlık koymak da bu cephenin güçlü olmasına bağlı. İşçi ve emekçi kitleler, bizim cenahtan da iyi haberler bekliyor.
    Ahmet Yaşaroğlu
    www.evrensel.net