AVRUPA GERÇEĞİ

  • Süddeutsche Zeitung’da geçen hafta yer alan bir karikatürde Türkiye’deki gelişmeler, üstü general şapkasıyla kapatılmış ve içinde Abdullah Gül’un olduğu bir kafes ile özetlenmiş. Altına da “Boğaziçi’nde demokrasi” yazılmış.


    Süddeutsche Zeitung’da geçen hafta yer alan bir karikatürde Türkiye’deki gelişmeler, üstü general şapkasıyla kapatılmış ve içinde Abdullah Gül’un olduğu bir kafes ile özetlenmiş. Altına da “Boğaziçi’nde demokrasi” yazılmış. Generaller tarafından kafese konulanın AKP Hükümeti ve İslamcı kesimler olduğu Avrupa’da yaygın bir kanı. Bundan ötürü, siyaset ve basın dünyasında “mağdur AKP”ye tam destek, orduya sert eleştiri ön plana çıkıyor. Dahası; ordunun son muhtırasının, AB’nin yıllardan beri iler sürdüğü, MGK’nın yetkilerinin sınırlandırılması, siyaset üzerindeki baskısına son verilmesi yönündeki taleplerin ne kadar yerinde olduğu dile getiriliyor.
    AB’den Türkiye’deki gelişmelere gelen tepkilere somut olarak bakacak olursak...
    AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Olli Rehn, muhtıraya ilk tepkisinde, “Cumhurbaşkanlığı seçimi Türk Silahlı Kuvvetleri için bir demokrasi sınavıdır. Türk Silahlı Kuvvetleri demokrasiyi seçilmiş hükümete bırakmalı” demişti.
    AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barrosso ise Türk ordusunu uyararak şunları söylüyordu: “Cumhurbaşkanlığı seçimi sırasında yaşananlar Türkiye-AB müzakerelerini tehlikeye düşürüyor. Eğer gerek görürsek tıpkı geçtiğimiz Aralık ayında olduğu gibi, Ankara Protokolü’ne uyulmadığı için müzakere başlıklarının dondurulması mümkün olabilir.” (Rheinische Zeitung, 04.05)
    Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walten Steinmeier ve AB Dış Politika Sorumlusu Javier Solana da aynı yönde açıklamalarda bulundular ve Gül’e tam destek verdiklerini söyleyerek ordunu tutumunu eleştirdiler.
    AB’nin yetkili ağızlarından çıkan bu görüşlerin benzerleri basında da sıkça görüldü. Haber ve yorumlarda AKP’yi mağdur, orduyu suçlu gösterme eğilimi öne çıkıyordu. Örneğin Der Spiegel dergisinde bu hafta yer alan “Değiştirilen rollerle drama” başlıklı uzun haber-analizde şunlara dikkat çekiliyordu: “Şu sıralar Türkiye’de yaşanan drama, bir parça rollerin değişimini ifade ediyor: Batı 11 Eylül saldırısından sonra karşılıklı olarak sarsılan güven ortamında Gül’e ‘büyük reformcu” diyerek övgüler yağdırdı ve “güvenilir partner” gördü. Ama şimdi Türkiye’nin elitist laikleri ona karşı çıkıyor.” Derginin haberinde ayrıca, “Hiç bir hükümet, AKP kadar orduyu politik kontrol altına almaya çalışmadı. Bu tutumundan ötürü AB’den de büyük övgü aldı” (19/07) cümlelerine yer verildi.
    Haftalık Die Zeit gazetesi de Gül’ün adaylığına karşı çıkan milyonlarca insanın yaptığı gösterileri “Yanlış ayaklanma” diye tanımladıktan sonra şu yorumu yapıyor: “Türkiye’de tersine dünyalar: Müslüman hükümet radikal olmadığı için ordu kimseyi kurtarmak zorunda değil. Biz Avrupalılar olarak eski askeri nezarethanelere izin veremeyiz. Şu anda Türkiye’de olup bitenler şeriat ile batı değerleri arasındaki güreşin finali değil. Türkiye büyük bir iktidar kavgası içinde. Bu da ülkeyi kanlı milliyetçiliğe yakınlaştırıyor. Kısa bir süre önce Hıristiyanların İslamcılar tarafından değil, milliyetçiler tarafından öldürülmesi bunu gösteriyor.” (Michael Thumann, 19/07)
    Bütün bu açıklamalar ve yorumların, AB’nin MGK’nın muhtırasına karşı “demokrasi” adına AKP ve İslamcılardan yana tutum aldığını gösteriyor. Aynı açıklamalarda, AKP’nin Türkiye’deki kadrolaşma, İslam’ın bir yaşam biçimi olarak dayatılması vb. konularda attığı ya da atmak istediği adımlar ve milyonlarca insanın bundan duyduğu rahatsızlık ve kaygıyı görmezlikten geliniyor.
    AKP işbaşına geldiği günden bu yana gerçekleştirmek istediği önemli adımların basında AB ile müzakere sürecinin başlatılması için ve en büyük AB’ci parti olduğunu ilan etmişti. AB üyeliği için “her şeyin mübah olduğu” anlayışı egemen kılındı. Daha önce AKP’ye endişe ile bakan AB ülkeleri de bu süre içerisinde “önyargıları kırarak” bu partinin Türkiye’de AB’nin çıkarlarını geliştirmede önemli bir dayanak olduğuna kanaat getirdi.
    Bundan ötürü ordu ile AKP arasındaki gerilimde AB’nin tavrı, muhtıranın ilk günlerinde genellikle geçiştirme açıklamalar yapmayı tercih eden ABD’ye göre çok daha sert oldu.
    Türkiye üzerinde egemenlik mücadelesi sürdüren bu iki gücün takındığı bu “fark” aslında o kadar da küçük değil. Bir ABD projesi olan AKP, görünen o ki, artık eskisi kadar Washington’dan destek görmüyor.
    İç politika ile dış politika arasındaki ilişkiden hareket edildiğinde, son gelişmeler hem Türkiye üzerinde egemenlik kurmak ya da sürdürmek isteyen güçlerin yeniden mevzilenmesi, hem de bu güçlerin yerli işbirlikçilerinin konumlanışı açısından görece bir farklılığa yol açabilir. AKP’ye karşı çıkan milyonlarca insan, AB’nin gösterdiği tepkiye karşılık daha milliyetçi/ulusalcı tarzda anti-AB’ci bir duruma düşebilir. AKP ise, muhtemelen kendisine açıktan destek vermeyen, hatta el altından köstek olan ABD’ye “küsüp” AB’ye daha sıcak ve yakın mesajlar verebilir.
    AB’nin bu süreçte takındığı tutum, AKP üzerinden Türkiye’deki etki gücünü artırmaya yöneliktir.
    Yücel Özdemir
    www.evrensel.net