Sonsuza kadar yaşayacak bir değer

Sonsuza kadar yaşayacak bir değer

Edison’un icadı kineteskopu bir sergide gören Lumiere kardeşler, onu nasıl ki daha geliştirerekten sinemada sanat yaptılar.


Edison’un icadı kineteskopu bir sergide gören Lumiere kardeşler, onu nasıl ki daha geliştirerekten sinemada sanat yaptılar. Bunuel, Tarkovski, Kazan, Kurusava, S. Rey,Orson Welles, Sezar Zavattini, Cıncır Rocır, Valentino, Hitchcock, Bergman, Yılmaz Güney vb. Bu aletin rahmine o zamandan düşmüşler gibi.
Ne zaman ki sinema, ‘panayır yasalarına göre yönetilmekten çıkarılacak’ özgür kafanın elinde olağanüstü insancıl, baş kaldıran, tehlikeli gerçekçi, düşsel lirik alanına taşındı; esnekleşe gerneşe, resmin gözleri kapamalı, devinimine eş olduğunu gördü. İşte izleyicinin bilinç dışına gece bileti alarak girmeleri o dem başlar. Sözün zaman dizini, düşte olduğu gibi, görüntüler de isteğe göre daralıp genişler, uzar gider. Göreli geleneksel değerleri artık, çağcıl olanıyla bireşime ulaştırmanın yüzyıl içerisindeki tamamlanabilir anlamını kotarmak zamanı gelmişti, devrimci sinemanın yıldızı için.
Güney, gerçek toplumsala ilişkin doğru bir anlatımına renkuyum katan betimlemeleriyle, ilişkilerin genel geçer anlamsızlığını yıkarak kentsoylu dünyasının iyimserliğinin rüya içindekini sarstı da. Var olanın sürekliliği koşutunda seyirciyi kuşkuya yönelttiği sürede, açıkça bir yan tuttuğu, imlenmiş oluyordu. Bu tarafgirlik emek, emekçi ve halkından yanaydı.
Seyithan, Aç Kurtlar, Umut, Arkadaş, Baba, bir döneme ait filmlerdir. Yazıneri olarak Boynu Bükük Ödüller, Salpa, Oğluma Öyküler silsilesi de hep bu yoldadır. Akad’la çalışmalarında örneğin, Kızılırmak Karakoyun’da, Anadolu insanının derenlikli görünümünü çiziyordu oyuncu olaraktan.
Yeni gerçekliği, macerasını halk anlatı geleneğiyle birleştirip çağdaş mücadele biçimlerine yönelten varsıllığını perdeye aktardı. Şiire derininden köklerini salan bilinçaltı eğilimlerini gerçek yaşamın çeşitli alanlarını da içeren bir anlatım bulmaklığına değin götürdü çalışmasını. H. Ergülen, Güney’i, siyah beyaz bir şair ve oyuncu olarak da şiiri olan bir sanatçı sayar. Passolini, Bresson gibi.
Ve Çirkin Kral kendini hiçleştirmenin ironisi der
İnsanlık, İkinci Dünya Harbi’nden dar koşullardan çıkmıştır altmışlı yıllara. Sinemada ilkin, ezilen itilen, fakat yazgısını kabullenemeyip kötülüğe karşı direnen, dürüst, cesur ‘Anadolu çocuğu’ tiplemesiyle belleklerinde zaten yer etmiş ve sevilmişti taşra seyircisine. İkisi de cesurdu, dikkatleri çektiği delişmenlik öyküsü filmdir.
1 Nisan ’37’de bir şaka gibi geldi dünyaya. Endişe, Düşman, Sürü, Yol, Duvar, acılı yıllarının yapıtlarıdır hep. ‘Aptallığın derin cenneti’ni, yeryüzünden, perdeden yansıyanlarla silmek uğruna geçti yaşamı, mücadelesi. Adana’nın Yenice’sinden çıkarak gülümseyen, hırçın, isyancı yönüyle acı ve zorluklarla dolu yollardan geçerek. Yazı ve eylemleriyle 146’ya takıldı birkaç kez. On bir yıl mapus damlarında yattı ülkesinin.
9 Eylül ’84’te gönüllere yenileyin doğdu.
O. Paz, “Zincirine vurulmuş bir insanın dünyayı parçalayacak gücü kazanması için gözlerini kapaması yeter” der. Ateşin açığa çıkaracağı sır bu.
Paris’te Kavalla Son Prelud
Seher vakti, sabahın beşi
Sonsuz doğuştan meşale, ölüm söyler
Olsun, sonsuz doğuştan mavi ölümsüzdür
Bulutlar raksın yemyeşil ovaları
Siz ey uzaktakiler, ayrılıkları bir evin
balkonuna bağlı
Bir kuş uçuyor döne döne derdi var
İçerimde çarpınan dalgaların şiiri mi
‘dağların yorgan’ı balkıyan kar.
Müslim Çelik
www.evrensel.net