Fotoğraf: Evrensel

UNUTMA DEFTERİ

  • Bu küçük notlar, sevgili Habib Bektaş’ın Nürnberg’te söyleşi amacıyla elime tutuşturduğu bir dizi sözcükten/ kavramdan yola çıkılarak yazıldı.


    Bu küçük notlar, sevgili Habib Bektaş’ın Nürnberg’te söyleşi amacıyla elime tutuşturduğu bir dizi sözcükten/ kavramdan yola çıkılarak yazıldı. Söyleşi gitti bir başka hal aldı. Güzel sebebime kalbimle teşekkür ediyorum.
    Ben: “Neyi anlatabilir ki insan, büyük bir utanç duymaksızın?” der Elias Canetti. Olup biten her şeydeki gizli payımıza göndermesi olan bu sözün pervası kalbinde halkalanırken, üstelik kendinden nasıl söz eder insan? Yazarak bu “utancı” işlemiyor muyuz yıllardır? Yalnız yazarak mı? Üstelik durmadan konuşuyoruz. Sözü, hiç olmazsa bir mahcubiyetle perdeleyerek, biraz uzaktan, kısaca şunlar söylenebilir (mi) hakkımda? Madem yazmak, “haremini ele güne açmak” (Necatigil) birkaç cümleyle biz de açalım: Dünyayı ve kendini şiirle anlamaya çalışan birisi. Dili, emeği, kültürü, kimliği, sevgisi, düşleri ve gerçeği ile küçük düşürülmüş kim varsa onunla küçük düşen bir insan sevgisi, özgürlük bilinci. Yalnızlıkla kalabalık arasında çaresiz bir sarkaç. Yazarken bencil, yaşarken herkese bölünmüş “çağ dışı” bir sorumluluk. Başkalarının eksiği ile eksik. Sevmek arzusu ve pişmanlığı. Şiirin dışındaki her şeyde dünyanın en sabırsız insanı. Hâlâ değil, öldükten sonra da solcu. İnceliğin gücüne devrim kadar inanmış bir saygı. Kimseyi tedirgin etmeyim diye herkesi tedirgin eden, “bir ayakkabı çivisi gibi kendine batan” (Cansever) bir adam.
    Gülmek: Bizim geleneksel kültürümüzde ne ayıp bir şey? “Kadın gibi” nitelemesiyle çift ağızlı bir bıçağa dönmüştür ve onur kırıcı bir üslupla keserler insanın sevincini. Birazcık fazla gülen herkes (fazlanın ölçüsü neyse), başına bir kötülük geleceği korkusuyla eliyle ağzını kapar. ‘Dar çevre yitikleri’nin güzel şairi Necatigil de “birazcık gülsen/ vay sen misin gülen/ yetişir hemen hüzün” dememiş miydi… Nasreddin Hoca’nın, İncili Çavuş’un toprağında nerelerden birikip gelmiştir bu yaşama kuraklığı, bu toplumsal yarılma, kim bilir. Oysa gülmek zekâ parıltısının ve yaşama sevgisinin en önemli göstergesidir. En az acı kadar insanı insan eden bir erdemdir. Aklımızı kalbimizi gövdemizi bağlayan her türlü ayıba, yasağa, baskıya karşı aldığımız rahat bir soluktur. Rochefoucault, “ciddiyet, zekânın kusurlarını gizlemek için uydurulmuş bir beden gizemidir” der. Acı, insana dışardan dayatılmış, onu kötürüm eden bir olgudur ama gülmek insanın kendisinin yarattığı bir yaşama büyüsüdür. Acıdan daha yaratıcı hayat bilgisi olduğunu düşünürüm gülmede. Kendi kusuruyla yüzleşecek bir yüce gönüllülük gerektirir. İnsan böylece, başka insanları da kusurlarıyla sevmeyi öğrenecektir. Ancak, Goethe’nin şu sözünde işaret edilen düzeyi de unutmamalı: “Bir insanın karakteri, eğlenceli bulduğu şeylerde ortaya çıkar daha çok.”
    Şiir: Çok şairane bulunmazsa… acı, acı, acı… Yaratmanın tanrısal hazzı. Bir uçuruma harfler atıp yankısını beklemek. Dilin odağında örgütlenmiş incelik. Hiçbir gizlisinin olmadığı yer insanın. Her şeyin, bir yağmur damlasının bile aşk kadar, zaman kadar, ölüm kadar anlam kazandığı bir bilgi. Hayalin gerçeklikten daha gerçek olduğu büyü. Ekmekle ve kadınla sıra yarışı yapan çocuk. Güzel huzursuzluk. Mutsuzluğun verimi. Dünyayı karşısına alıp kendine konuşmak. Aşkın ve ölümün üçüzü. Uzar gider bu. Tanrının insan olduğu bir dünya mucizesi.
    Unutmak: Nedense hep bir vefasızlıkla akla gelen bir kavram. Bizi oluşturan geçmişten kaçış, giderek ona ihanet gibi görülen insan hali. İnsanı durmadan aynı yanlışa götüren bir kusur olarak algılanır. Ben de öyle sandım yıllarca. Oysa öğrenmenin en önemli olanaklarından birisi unutmak. İnsanın aklının ve kalbinin büyümesinin altın anahtarı. Yeni sözlerin, yeni zamanların, yeni mekânların eşiği. Dünyayı sevmenin büyülü ufku. Acı vermez mi? Elbette verir. Özellikle ilk yıllarında. Sonra zaman zaman insanın kirpiklerini nemlendiren bir anıya dönüşür unutulan. Daha sonra yeni öğrenilenlerle bize hayatı sevdiren bir simyaya, bir yaşama hazinesine dönüşür. Belki bencilce ama çeşitlenmek için gereklidir unutmak. Unuttuğumuz bizde bir başka yaşantıya dönüşmüşse buna ne kadar unutmak denir, sanırım böyle bir noktadan düşünmek daha verimli kılar hepimizi. Neşet’ten (Ertaş) bir sözle bitirelim. Şöyle der bir soru üzerine: “Ben bir türküyü plağa, kasete okur, sonra unuturum. Gittiğim yerlerde benden hangi türkümü isterlerse onu söylerim. Her söylediğimde de o türküyü yeniden öğrenirim.” Üzerinde uzun düşünmeli.
    Yolculuk: Sanırım insanın hiçbir zaman yatışmayacak arzularından birisi. İnsanın dar çemberini umutla, umutsuzlukla yollara sermesi. Dünyaya giydirmeye çalıştığımız merak ben’imiz, bir avuç ömrümüz. Deniz gibi, zehir yumağına dönmüş kaygılardan bizi kurtaran, unutmanın rüzgârlı kapılarını aralayan sonsuzluk güzelliği. Geride bıraktıklarımızı da alıp gittiğimiz gölgeli bir zaman. Özgürlük duygusunun içgüdüye dönüşmüş hali. Kendi hayatımıza sevgiyle bakma imkânı veren bir yenilenme. Geçicilik duygusunun keder atlası. Bir odadan ötekine bile olsa, bize değişiklik duygusunu yaşatan, belki de en büyük buluşu insanın.
    Gençlik: Gençlikle ilgili son zamanlarda duyduğum en çarpıcı sözü Salih (Bolat) yazmıştı geçenlerde; kendisinin mi, bir yerden mi okudu bilmiyorum: “Tanrının en büyük hatası, gençliği gençlere vermesi.” Daha ne söylenir bilmiyorum. İyi geçsin kötü geçsin, hayıflanmadan anımsayan çıkar mı o yıllarını? Zaman zaman, insanın ölüm yaşı doğum yaşı olsa da hayatı tersine yaşasa diye düşünürüm. Dünya pişmanlık kötürümlüğünden kurtulurdu belki. Aşkın dünya, zamanın sonsuz, aynaların insan, hayatın bizim olduğu yaşlar. Hiçbir güç karşısında, şu ya da bu özürle alçalmadığımız güzelliğimiz. Ölümün yeryüzüne inmediği biricik zaman. İnsanın, yüz yaşına da gelse kurtulmadığı yılları.
    Şükrü Erbaş
    www.evrensel.net