Müzik ve tiyatro öykümü daha iyi anlatmayı öğretti

Türkiye’nin “taş plak sesli kadını” Sema ile müzik serüvenini ve projelerini konuştuk


Sevgili Sema siz uzun yıllar yurtdışında müzik çalışmaları yaptıktan sonra Türkiye’ye döndünüz. Almanya’daki çalışmalarınızı ilgi ve olanaklar açısından Türkiye ile karşılaştırdığınızda neler söylersiniz?
Almanya’daki çalışmaları önce olanaklar açısından değerlendirirsek burayla kıyaslanmayacak ölçüde bir destek ve fırsat var denilebilir. Ben hafta sonu Londra’daydım en az 30 tane müzikal dinleme olanağım oldu. Ve bütün salonlarda şarkıcılar, çok kaliteli müzisyenler vardı. Avrupa’daki kalite şuradan geliyor; onlar müziği bir meslek, bir iş olarak alıyorlar. Biz ise müziği bir hobi olarak alıyoruz, aradaki fark bu sanıyorum. Yani keman çalan bir adam asla kemanını salonda bırakıp gitmiyor. Eve kemanıyla gidiyor ve çalışmalarına, provalarına orada da devam ediyor. Bizde bir de müzisyen kıtlığı var. İyi müzisyen çok az burada. Ayrıca devlet sanatçılarının rahat üretmesi ve çalışması için ciddi destek sunuyor. Öncelikle sosyal güvenceleri çok güçlü ve bu olanak sanatçı da önemli bir motivasyon oluşturuyor. Yani Avrupa‘da güçlü bir müzik altyapısı var bu konuda çok titizler. Bu altyapı ile üretimleri de verimli oluyor yaygınlaşmaları da.

Peki ilgi bakımından kıyaslama yaparsanız nasıl bir sonuç çıkıyor?
Burada kaliteli sanatçıya ya da düzeyli üretimde bulunan müzisyene maalesef yeterince ilgi yok. Ben 10 yıldır burada yaşıyorum. Her türlü etkinliğe açığım. Gitmek, bulunmak istiyorum ama buna rağmen yeterince tanındığımı söylemem. Ben bir müzisyen ve yorumcu olarak ömrümün geri kalanını konserler vermeye adayabilirim Türkiye’de. Fırsat yaratıldıkça bütün Anadolu’ya uzanmaya çalışıyorum. Şimdiye kadar Diyarbakır, Malatya, Hakkari, İskenderun ve Bursa gibi illere defalarca gittim. Ve Türkiye ‘de dinleyici ile buluştuğumda beklemediğim bir ilgi ve samimiyetle karşılaşıyorum. Ancak bu ilginin süreklileştirilmesi gerekiyor. En azından ben kendi olanak ve ilişkilerimle bu buluşma ve kucaklaşmayı gelen davetleri geri çevirmeyerek yaratmaya çalışıyorum. Ama Türkiye’de popüler müzik kabul ediliyor. Herkes bir turne yapıyor. Bana gelip de ‘Sema sen çok iyi bir sessin, çok iyi bir yorumcusun bir turnede sen yap’ diyen yok.

Türkiye de çok belirgin olarak gündelik hayatımızı iyiden iyiye kuşatmış görülen popüler kültürü özellikle müzik alanında toplum abartmış durumda. Bu düzeysizlik ve cıvıklığı ötelemek için neler yapılabilir sizce?Çünkü bu kuşatılmışlık, kalitenin de kaliteli sanatçının da görünmesini engelliyor. Ne dersiniz?
Çıkış yolunu sanırım el birliğiyle bulmak zorundayız. Kendi dinleyicimize ilişkilerimizi süreklileştirerek düzeysizliği deşifre edebiliriz bir ölçüde. Biz örneğin Bedrettin Destanı’nı (çok ciddi bir insani söylemi var, Türkiye’de ve dünyada iddia ediyorum böyle bir iş yapılmadı) yaptık. Seyirciyle istediğimiz ölçüde maalesef buluşamadı. Yani organizasyon yapılamadı. Ancak şunu söyleyeyim; yeter ki iyi bir çalışma yapalım, yeter ki insanlar yaptığı işi önemsesinler. inanıyorum ki seyirci düzeyli olanı ayırt edecek ve onu sahiplenecektir.

Siz aynı zamanda müzikle beraber tiyatro ve sahne sanatlarının da içindesiniz. Bu birliktelik ya da buluşma nasıl oluştu, biraz bundan söz eder misiniz?
Bu tiyatro ile buluşma eylemi ilk olarak Tuncel Kurtiz’le başladı. İlk sahneye çıkışım Şeyh Bedrettin şiiri ile oldu. Önceden tercih ettiğim bir alan değildi tiyatro. Hem şarkı söyleyen hem de sesini farklı olarak kullanan birisini arıyorlardı beni buldular. O günden bugüne fırsat buldukça sahneye çıkıyorum. Şimdilerde Garajistanbul’da “ashura” diye bir oyunda şarkılar söyleyip sesimi kullanıyorum. Oyunculuğa dair pek bir şey yapmıyorum. Ama tiyatro ile müziğin doğrudan içinde olmamın bana getirisi öykümü daha iyi anlatmayı öğrenmem oldu.

Bir de yoğun olarak beste çalışmalarınız var, şimdiye kadar bunlar kaset ve CD olarak piyasaya çıktı...
Ben beste yaparken şiirin ya da sözlerin anlam ve duyarlılıklarına bakıyorum. Benim duygu ve düşüncelerime müzikal anlamda katkı sunup sunmamasıdır kıstasım. Şimdiye kadar başta Nazım Hikmet olmak üzere birçok şairin şiirlerini müziğe aktardım. Şu anda sıkı bir şekilde Küçük İskender’le uğraşıyorum. Beni çok etkiliyor. Bir dönem Hilmi Yavuz beni çok etkiliyordu. Bir de benim mistik bir tarafım var. Geçen yıl 3 festivalde mevlit okudum. Anadolu kültürü önemli bir kültür. Biz sahip çıkıp yeterince değerlendiremiyoruz. Yabancılar pekala bu kıymetin farkındalar ve çok iyi kullanıp değerlendiriyorlar. Biz daha çok eleştiren bir politika izliyoruz. Bir şeylere kulp takıyoruz sürekli... Bunun doğru olmadığını düşünüyorum. Birbirimize tahammülümüz yok. Bu çok acı ve çirkin bir şey. Malatya’da 3 kişinin boğazını kestiler son olarak. Bir şekilde bu gözü dönmüşlüğü, vahşeti yaratıyoruz.
Az önceki soruya yanıt verirken yerel kültüre sahip çıkmıyoruz, çıkamıyoruz dediniz. Anadolu kültürü sonuç olarak katmanlı bir kültür, çeşitli uygarlıkların iz bıraktığı yaklaşık 9 bin yıllık bir toprak. Sanatçılar bu birikimden yeterince besleniyorlar mı sizce?
Maalesef. Ben bunu daha çok göçlere bağlıyorum şu ya da bu nedenle insanlar sürekli göçmüşler. Tam bir kültüre adapte olmak isterken başka bir yere gitmişler. Yerleşik olanlar da araştırma zahmetine katlanmamış doğru düzgün. Ve bugün için söylersek eğer her alanda olduğu gibi duyarsızlık ve hoyratlık devam ediyor. Tarih ve kültür uygarlık birikiminin de ayrımında olmadığımız gibi yeterince araştırma da yapmıyoruz. Nedense son zamanlarda özellikle kültürel gelenekler aşağılanır oldu. Bir büyük boş vermişlik gözlemleniyor.

Ama hayatımızın genelinde olduğu gibi sanat, kültür, teknoloji alanında da kendi orijinalliğimizi yaratmak yerine bir Batı taklitçiliğidir sürüp gidiyor öyle değil mi?
Biz de düşünmek, araştırmak ve üretmek zahmetine katlanılmadığımız için hazır formatlar çok kolayca kullanılabiliyor. Herkes tiyatro yapmak, şarkıcı olmak istiyor ama dönüp kendi toprağında olan uygarlığın ürettiği hayat ve sanat kültürüne bakmıyor. Toplum da, sanatçı da, bilim insanı da okumuyor. Herkes araklama ahlakına adapte olmuş durumda ne yazık ki. Çünkü bunun bir ahlaksızlık ve çöküş olduğu utancını kimse kendinde görmüyor.

Yaşamak istediğiniz dünyaya müzik ne kadar yardımcı oluyor ya da kederinizi, hüzün ve sevincinizi, umudunuzu sanat yeterince aktarabiliyor mu?
Bir tek gün bile müzik yapmasam öleceğimi hissediyorum. Benim hayatımda yoğun bir duygu oluşturdu müzik. Beni ayakta tutan ve yaşama bağlayan tek uğraşım şimdilik müzik. Derdimi, tasamı paylaşmama yeterince yardımcı olacak biçimde onu işlevsel kılıyorum.

Son olarak yeni projelerinizde neler var, biraz da onlardan söz edelim...
Şimdilerde Mustafa Avkıran’ın ‘garajistanbul’da sahneye koyduğu “ashura” adlı oyununda şarkılar söylüyorum. Ayrıca 16 Mayıs’ta ‘Hariçten Gazel Okumak Yasak’ isimli ‘garajistanbul’la ortak projemizin seyirciyle buluşmasını sağlayacağım. Diğer yandan yine müzik çalışmalarıma ve konserlerime devam ediyorum. (İstanbul/EVRENSEL)
Metin Boran
www.evrensel.net