evrensel olmak

‘nataşa’nın yazarı kendi isteğiyle ayrıldı aramızdan



Yirmi yılı geçti. Necati Siyahkan bir akşamüstü kitapevine geldi. Tedirgindi. Çay, sigara muhabbetinden sonra anlatmaya başladı.
“Dost” dedi,” önüne gelen bizim şiiri okuyor ama, adımızı söyleyen yok. Geçenlerde yine öyle bir toplantıda mikrofonu eline geçiren bir delikanlı ‘Nataşa’ şiirimi baştan sona gümbür gümbür okudu. Salon alkıştan inledi. ”Yahu bu şiir kimin?” diye kimse merak edip sormadığı gibi, okuyan arkadaş da usulen ve nezaketen adımı bile söylemedi. Çocuk haklıydı belki, okuduğu şiiri kimin yazdığını bile bilmeyebilirdi. Buna benzer karşılaştığım olay beşi altıyı buldu. Şimdilik elden ele, dilden dile dolaşan bu şiirin altına yarın birisi imzasını atıp yayınlasa ben ne yapabilirim? Doğrusu ağrıma gidiyor artık.”
“Peki ne yapmamı istersin Neco?” dedim.
“Acaba” diyorum bir kitap mı çıkarsak.”
“Olabilir,” dedim, “Ancak Nataşa’nın dışında yeteri kadar şiirin var mı?”

“Çıkar o kadar canım” dedi.
Nataşa adlı şiir kitabının oluşum serüveni böyle başladı.
Kapağını değerli karikatürcü dostumuz Nezih Danyal’ın çizdiği Nataşa, sonunda gün ışığına çıktı. Sanırım 1986 ya da ‘87 yılıydı. Artık arkadaşımızın Nataşa şiirini kimse gürültüye getirip üstüne geçiremezdi.
***
Yüz seksen altı mısralık Nataşa şiiri, özellikle Necati’nin berrak ve gür sesinde etkili, hatta kışkırtıcı oluyordu. Nâzım’dan ve öbür toplumcu şairlerden epeyce esinlenen bu destan/şiirde sadece bir kez geçiyordu ‘Nataşa’ sözcüğü. Bu şiirde emek, iyilik ve temizlikle eş tutulup yüceltilen Nataşa adı, ne gariptir, 1990’larda birtakım tatsız ve uygunsuz rolleri çağrıştıran bir imgeye dönüştürüldü ülkemizde.
Nataşa yetmişli yıllarda, özellikle Güneydoğulu gençlerin yoğun bulunduğu mahallerde bir vesile yaratıp düzenlenen ‘gece’ ve ‘gündüz’lerde (o sıra ne çok vesile ‘icad ediliyordu’), Necati Siyahkan’ın bu şiiri ‘fişek gibi’ ses getiriyordu. Dönemin çokça konuşulan sosyal ve politik sorunlarıyla, bölgenin yaman feodal çelişkileri baştan ayağa duygu yüklü bir kazanda kaynatılınca ne olur?
Nataşa’dan“Nasıl ki / bir ana ceylan / vurulmuş yavrusuna / içten yanıyorsa / Ve nasıl ki / Teksas’lı bir kız / Almanya’da öleni / İstanbul’da arıyorsa / İşte öylesine…/ Beyaz yeleli / bir atın sırtında/ Gece demeden / gündüz demeden / durmadan dinlenmeden / koşarak / Azgın denizlerdeki / kudurmuş dalgalar gibi / coşarak / Kokladığın her çiçeği / yaprak yaprak / Bastığın her adım toprağı / parmak parmak/ dolaşarak / Bir gün ben de seni aramaya çıkacağım Nataşa!”
(…)
Orada / Ne meyhane tezgâhlarında / mumlar gibi yanıp tutuşanların/ gönül yarası / Ne yalın ayak başı kabak / sokakta dilenenlerin / ekmek kavgası / Ve ne de / kana susamış insanların / ölüm kavgası…/ Her köşe başında bir çeşme / her çeşmeden / oluk oluk akan sular / Ve suların başında Hep bir ağızdan / ipek bir yumak sarar gibi / türkü söyleyen kızlar…/ Ne Neron / ne Sezar / ne Hitler / ne Mussolini / ne Hiroşima / Na-ta-şa…/Dokuz gezegenin / onuncusu / Kardeş kavgasının / en sonuncusu / Öylesine bir dünya ki bu / Ne İsa’nın oniki havarisi/Ne Muhammed’in dört halifesi /Çözemedi / çözemedi / bunun ne demek/olduğunu…
***
1959 yılının sonlarına doğru, Kürt kökenli üniversite öğrencisi ve meslek sahibi elliye yakın aydın, ağır bir suçlamayla, İstanbul’dan ve Güneydoğu’dan ‘derdest’ edilip İstanbul’da Harbiye Tutukevi’ne konuldu. Daha sonra yargılanmak üzere Ankara’ya getirilen sanıklara basın geniş yer verdi. Birkaçının başlığı şöyledir: “Irk ayırımından sanık 49 kişinin duruşması başladı” ( 4.1.1961) “Kürtçülük faaliyeti gösteren 49 kişinin yargılanması başladı” ( 4.1.1961) “Savcı 25 Kürtçü sanığa idam cezası verilmesini istedi” (18.9.1963) “Kürtçülükten sanık 51 kişi beraat etti” (1.5.1964)
Dört beş yıl tutuklu/tutuksuz devam eden yargılamanın sonunda, sanıkların neredeyse hepsi yattıklarıyla kalır. Bunlardan ilerde milletvekili, bakan vb. olanlar vardır. Kürt literatüründe bu ünlü davanın adı, başlangıçtaki sayısından ötürü 49’lar diye geçer. Şairimiz Necati Siyahkan (Siverek 1938-Ankara 2007) henüz yirmi bir yaşında ve İstanbul Hukuk Fakültesi’nde öğrenci iken, o da 49’lardan biri olarak tutuklanıp yargılanır, sonunda beraat eder.
***
Fakülteyi bitirdikten sonra memleketi Siverek’e dönerek avukatlık yapmaya başlayan Necati Siyahkan, o sıralar Güneydoğu’ya açılan Türkiye İşçi Partisi’nin burada örgütlenmesinde ön ayak oldu. Daha sonra da ilçe başkanlığı görevini üstlendi.
Necati, yıllar sonra özel ve genel sorunlarından yoruldu. Ankara’ya geldi. Bir ara yolunu Akdeniz kıyısına düşürdü; bir arayış içindeydi. Sözü sohbeti kadar, sofra adabı da kendine yaraşır düzeydeydi. Son yıllarda zaman zaman aynı ya da komşu masalarda kadeh kaldırdık “Burada olmayan” dostlar için. Üstündekiler her zaman tiril tirildi. Zevkli olduğu kadar özenliydi de. En son Behice Boran’ın Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde düzenlenen anma gecesinde birlikte olduk.
O geceden sonra Necati dostumla bir iki kez daha karşılaştığımı anımsadım şimdi. Yaşamdan, yaşamın tatlarından artık keyif almadığını hissediyordum ve bu bana hüzün veriyordu.
Bir gün, gazetede partili arkadaşlarının verdiği ilanı okuyunca, ne saklayayım, fazla şaşırmadım. Ama çok üzüldüm.
[email protected]
Okur dostlara
* Nataşa, Necati Siyahkan’ın şiirleri, Fırat Yayınları, Ağustos 1990 (3. baskı), İstanbul.
* 49’lar Dosyası, Naci Kutlay, Fırat Yayınları, Kasım 1994 (1. baskı), İstanbul.

Remzi İnanç
www.evrensel.net