MERCEK

  • TBMM’nin “22 Temmuz’da genel seçimlerin yapılması” kararının sermaye güçleri arasındaki yönetim kavgasını sona erdirmesi beklenemez.


    TBMM’nin “22 Temmuz’da genel seçimlerin yapılması” kararının sermaye güçleri arasındaki yönetim kavgasını sona erdirmesi beklenemez. Bu karar, AKP ile CHP arasındaki “görüş farklılıkları”na karşın, parlamentodaki partilerin katılmasıyla alındı. Ancak, devletin belli başlı kurum ve güçlerini birbirleriyle gerginlik ve çekişmeye sürükleyen nedenler ne bu kararla ne de seçimlerin yapılmasıyla ortadan kalkacak türden değil. Bu bakımdan seçimler sonucunda bugünkü parlamento bileşiminin farklılaşması ve AKP’nin azınlık oyu ile çoğunluğun iradesine ambargo koyması durumunun değişmesi ancak nispi bir rahatlama yaratabilir. İktidar aygıtında tutulacak yer ve etki üzerine “bilek yarışı” ise devam edecek. AKP’nin “Cumhurbaşkanı’nı halkın seçmesi” için hazırladığı yasa önerisi bunun göstergelerinden biri.
    Sermaye güçleri arasındaki güç ve iktidar kavgası esasen halk kitlelerinin yaşamına hükmetmenin kimler eliyle sürdürüleceğiyle ilişkili. Bu temel sorunda, gericiliğin ‘çatışan’ güçleri arasında nispi görüş farklılıkları ötesinde anlayış ve amaç birliği var. Bugün ‘iki kamp’ halinde ‘cepheleşmiş’ olmaları ve kitleleri yedeklemek için “laiklik mi-şeriat mı” kamplaşmasından yarar ummaları, işçi sınıfı, Kürtler ve tüm emekçiler karşısında aynı cephede durmadıkları, birleşik gericiliğin güçlerini oluşturmadıkları anlamına gelmiyor. Örneğin bu iki gerici kamp ya da cephe, Türkiye’nin demokratik bağımsız bir ülke olup olmaması, burjuva laisizminin sınırları, basın-yayın ve örgütlenme hakkı başta olmak politik hakların ve sosyal hakların durumu, Kürtlerin ulusal haklarını hiçbir baskı altında kalmaksızın kullanıp kullanamayacakları, asgari ücretin, ücretlerin, maaşların ve taban fiyatlarının emekçilerin tüm ihtiyaçlarını karşılayacakları bir gelire sahip olmalarını öngörme temelinde düzenlenip düzenlenmeyeceği, IMF , Dünya Bankası gibi uluslararası sermaye kurumları ve tekellerle ilişkilerin ‘akıbeti’ vb. açısından esasa ilişkin bir fark bulunmuyor. ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerle ve uluslararası sermaye ile bağımlılık ilişkilerinin sürdürülmesinden yana, Kürtlerin ulusal haklarına sahip olmalarına karşılar. İşçi ve emekçilerin demokratik haklarına sahip olmaları ve bu hakları hiçbir engel olmaksızın kullanmaları önündeki barikatları tahkimde anlayış birliği içindedirler. 12 Eylül Anayasası’na bağlılar, ceza yasalarıyla siyasi partiler ve seçim yasalarındaki yasakçı ve halk iradesine ambargo koyan ne varsa sahip çıkıyorlar. İşsizlik ve yoksulluk aralarındaki demagojik atışmalarda istismar edilecek bir malzeme dışında onlar için anlam taşımıyor. Dolar milyarderlerinin çoğalması zengin yoksul uçurumunun sürmesi ve büyümesi, zenginlere vergi kolaylığı ve emekçilere vergi yükünün artırılması anlayış birliği içinde oldukları konular.
    Bu sorunlar Türkiye işçi ve emekçilerinin bugün ve yarın nasıl yaşayacaklarıyla doğrudan ilişkili en önemli sorunlardır. İşçi ve emekçilerle kent küçük burjuvazisi başta olmak üzere ezilenlerin nasıl bir yaşam sürdürecekleri, çeşitli parti, örgüt, kesim ve kurumların bu sorunlara yaklaşımlarıyla sıkıca bağlıdır ve emekçilerin yaşam tarzına yönelen tehdit “şeriat mı laik cumhuriyet mi?” ikilemi etrafında dayatılan ‘din kurallı düzen’ ya da cuntacılığa kapı aralayan anlayışlarla sınırlı değil. Bu ikilemi dayatan AKP, CHP-MHP-generaller gibi sermaye güç ve kurumlarının politikaları antidemokratiktir, halkın taleplerinin baskı ve zorla bastırılması politikasıdır.
    Diğer yandan halk kitlelerine yönelik baskı ve saldırıların ‘kumanda mevzii’nde bulunan AKP ve hükümetidir. Bu parti ve hükümetinin 2002 seçimlerine gelen süreçte, o günün tüm sermaye partilerinin halk nezdinde inandırıcılıklarını büyük oranda yitirmeleri sonucu, halkın talepleri ve inançlarının istismarı üzerinden işbaşına geldiği biliniyor. Hükümeti kurduğu günden başlayarak devletin çeşitli kurumlarında kadrolaşmayı en önemli iş saydığı; il yönetimleri, Milli Eğitim, İçişleri, Polis, Maliye ve Adalet bakanlıkları bürokrasisi başta olmak üzere burjuva bürokratik aygıtın tüm önemli mevki ve mevzilerini ele geçirme operasyonunu sürdürdüğü, bunda önemli oranda başarılı da olduğu çok açık. Din istismarcısı geleneğini ve Suni İslam dışındaki “inanç grupları”na yönelik ayrımcı/aşağılayıcı politikasını sürdürdü. İşçilere, Kürtlere ve tüm emekçilere yönelik saldırıları sürdürdü. Çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesini isteyen emekçilere karşı görmezden gelen, aşağılayan ve hak gasplarını savunan bir hükümet oldu AKP. Buna rağmen şimdi “demokrasi savunuculuğu” ikiyüzlülüğüyle ortaya çıkıyor, “millet iradesi” üzerine lafazanlık ediyor.
    İşçi sınıfı ve emekçilerin en geniş kesimleriyle sendika, kitle örgütü, aydın, bilim insanı, sanatçı mümkün en geniş kesimlerin bir demokrasi cephesini yaratmak ve buna dayanarak seçimlerde halkın taleplerinin savunusuyla gericiliğin başta AKP ve hükümeti olmak üzere partilerinin karşısına çıkmak, onların ikiyüzlülüğünü sergilemek, işçi-emekçi alternatifini ileri götürmek için oldukça önem kazanmış bulunuyor. Bu “blok”un yürüteceği başarılı seçim kampanyası, kitleleri yedeklemeye çalışan sermaye güçlerinin karşısında halkın gerçek cephesinin oluşturulmasına da hizmet edecektir.
    A. Cihan Soylu
    www.evrensel.net