Toplusözleşme üzerine

Toplusözleşmeler, işçilerin ekonomik olarak iki yıllarının belirlendiği çok önemli dönemlerdir.


Toplusözleşmeler, işçilerin ekonomik olarak iki yıllarının belirlendiği çok önemli dönemlerdir. Bu yüzden, bu dönemin her aşamasından tüm işçilerin bilgisi olması gerekir. Hatta bilginin ötesinde, işçiler pazarlık sürecinde nelerin alınıp nelerden vazgeçileceği, nelerde ısrarcı olunacağı konusunda direkt olarak karara katılmalıdır. Hatta sendikacılar, Ankara’da görüşülen herhangi bir maddeyi imzalamadan önce çalışanlara danışmalıdır. Ve bizlerin de toplusözleşmenin sonucunu sayısal loto çekilişi misali sonradan öğrenen değil, ta en başından beri bilen işçiler olmamız gerekir.
İşte, sistem bu şekilde işlerse, toplusözleşme bittiği zaman hiçbir işçi çok bilinen bir laf olan “Sendikacılar bizi sattı veya satmadı” diyemeyecek. Çünkü, ne alındıysa ya da alınamadıysa beraber karar verilmiştir. Yani başarı da, başarısızlık da ortak sorumluluktur. Tabii bu yöntem bir yanıyla sendikacılar için kendilerine suçlama yapılmayacağı için olumlu gözükse de, diğer bir yanıyla gerçek gücün işçinin kendisi olduğunu ortaya çıkaracağı, kişileri ön planda tutmayacağı ve de kolektif bir sendikal anlayışı ortaya koyacağı için bireyselliği ön planda tutan sendikacılara büyük bir tehlikedir de aynı zamanda.
İşte onun içindir ki, bugüne kadar kolektif bir yapılanmayı hedefleyen sendikacı pek göremedik.
İşte yine bu yüzdendir ki, büyük Zonguldak yürüyüşünün getirdiği ekonomik kazanımlardan sonra, işçilerin haklarının üstüne tek bir kazanım koyabilen sendikacı çıkmadı bu ülkede. Bırakın yeni kazanımı, hep kaybettik ve kaybetmeye devam ediyoruz. İşte çok yakın bir örnek; E.L.İ.’de bundan bir yıl önce aynı şartlarla çalışmış ve emekliliğe hak kazanmış bir işçi, kıdem tazminatı ve sigorta prim gün sayısı yönünden hiçbir kaybı olmadan emekli olurken, bugün aynı şartlarla çalışmış ve emekliliğe hak kazanmış diğer bir işçinin Anayasa’nın eşitlik ilkesi göz göre göre çiğnenerek mazeret izni, istirahat hatta iş kazası istirahatlarının toplamları kıdem tazminatından kesiliyor ve prim gün sayısından düşülüyor. Eskiden, aleyhimize çıkan herhangi bir yasanın geçerliliği yasanın çıktığı tarihten sonra uygulanırken, artık buna gerek bile duyulmuyor. Anayasa’ya göre, kazanılmış haklara dokunulamaz.
Bundan bir yıl önce, kayıpsız emekli olup şimdi büyük kayıplarla emekli olan iki kişi de aynı şartlarla işe girdi. Yani bundan 20-25 yıl önce işe girerken bu konuda devletin kişiye taahhüdü yalnızca emeklilik tarihinden önceki son 5 yıl içindeki mazeret izinleri sigorta primine sayılmaz diyerek işe girildi. Ve bu karşılıklı imza altına da alındı. Fakat, şimdi bu hak göz göre göre çiğneniyor. Ama karınca ezmez Türk-İş yönetimi ve sendikacıların gıkı dahi çıkmıyor. Peki soruyorum, sizin hiç mi hukukçunuz yok? Hiç mi çok iş biliyor diye işe aldığınız danışmanınız yok? Yoksa bu işlere ayıracak bütçeniz mi yok? Hayır, var. Hepsi var ama bunlarda bu işi yapabilecek göz yok. İşte şimdi, yeni bir toplusözleşme dönemi. Hem de seçim dönemiyle beraber! Hadi, düzeltin bu yanlışı.
Bakın, Fransa’da işçiler, bırakın böylesine önemli bir kaybı, sadece işyerindeki deneme süresinin uzatılması kanununu büyük bir direnç ve mücadele sergileyerek iptal ettirdiler. Bizde ne kayıplar oldu, yapılan sadece çalışanların gözünü boyamaktan öteye geçmeyen, dostlar alışverişte görsün türünden eylemler. Şimdi Türk-İş başkanı, “Kıdem tazminatına dokunursanız, bunu genel grev gerekçesi sayarız” diyor. Biz bu lafları daha önce de çok duyduk Sayın Kılıç ve sayın sendikacılar. Onun için, biz çok iyi biliyoruz ki, siz saysanız saysanız ancak yerinizde sayarsınız. Tabii, birileri “kıt’a dur” demediği sürece…
Eyüp Gülmez - E.L.İ. Cenkyeri Atölye İşçisi (Soma/MANİSA)
www.evrensel.net