AVRUPA GERÇEĞİ

AVRUPA GERÇEĞİ

  • Fransa cumhurbaşkanlığına seçilen Nicolas Sarkozy’yi telefonla arayan ilk politikacının Almanya Başbakanı Angela Merkel olması hiç şaşırtıcı değil. Keza, Sarkozy’nin de yemin ettikten hemen sonra Berlin’e gelerek Merkel’le ortak basın toplantısı da elbette tesadüf değildi.


    Fransa cumhurbaşkanlığına seçilen Nicolas Sarkozy’yi telefonla arayan ilk politikacının Almanya Başbakanı Angela Merkel olması hiç şaşırtıcı değil. Keza, Sarkozy’nin de yemin ettikten hemen sonra Berlin’e gelerek Merkel’le ortak basın toplantısı da elbette tesadüf değildi.
    Her iki politikacının özellikte Türkiye’nin AB üyeliği, ABD ile ilişkiler ve neoliberal politikalar konusunda yakın görüşleri savunduğu biliniyor. Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğine karşı “İmtiyazlı Ortaklık” modelini savunan her iki liderin, bu görüşünün diğer ülkeler tarafından da kabul görmesini sağlamak için çalışacakları, ama Alman ve Fransız tekellerinin Türkiye’deki çıkarlarını özel olarak koruyacakları açık bir gerçek.
    Yani seçim meydanlarında Türkiye’nin, Avrupa’ya ait olmadığı, halk arasında AB’nin emekçiler üzerinde yarattığı tahribatın sonucu olarak artan gelecek korkusu ve kaygısını bundan önce olduğu gibi bundan sonra da özellikle sağcı, muhafazakar ve ırkçı partiler tarafından daha sık ve keskin bir şekilde kullanılacaktır. Sarkozy’nin, Türkiye ve AB eleştirisi üzerinden sürdürdüğü “ulusal kimlik” kampanyası bu kesimlere daha fazla güç ve cesaret veriyor.
    Türkiye’nin, Avrupa ülkelerinde yapılan seçimlerde sürekli malzeme olmasının temel nedenlerinin başında aslında Türkiye’nin ekonomik, demokratik ve Müslüman kimliği gibi sorunlardan çok, AB’nin kendisiyle ilgilidir. 2004’te yapılan AP seçimlerinde birçok ülkede AB’nin politikalarına karşı çıkan partilerin önemli bir çıkış yapması da bunun açık bir ifadesi. AB’ye güvensizlik ve tepki bir bakıma Türkiye karşıtlığı üzerinden en doruk noktaya çıkartılıyor.
    Bu bakımdan, Merkel ve Sarkozy şahsında gündeme getirilen “Türkiye’nin AB ile devam eden müzakere sürecinin nasıl bir seyir izleyeceği” sorusu aynı zamanda AB’nin kendi yapısal sorunlarıyla yakından ilgili. Eğer AB’de bugün sertleşen çelişki ve çatışmalar daha düşük yoğunlukta olsa ve hedeflere yaklaşmada bunca sorun çıkmamış olsa idi, Türkiye konusu da bu denli oy getiren bir malzeme olmayacaktı.
    Bunun bilincinde olan Sarkozy ve Merkel gibi Hıristiyan muhafazakar politikacılar, bir taraftan Türkiye karşıtlığı üzerinden pozisyonlarını güçlendirirken, diğer taraftan ise Türkiye gibi ülkelerin AB ile yakın bir ilişkinin kurulmasını kendi ülkelerinin çıkarları gereğince zorunlu görüyorlar.
    Nitekim; Sarkozy’nin seçimlerden sonra gündeme getirdiği “Akdeniz Ülkeleri Birliği”ne bu çerçevede bakmak gerekiyor. Seçim gecesinde şöyle diyordu Sarkozy: “Güçlü bir Akdeniz Birliği kurmalıyız. Böylece Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkeleri AB ile ekonomik olarak bütünleşebilir.”
    Sarkozy’nın planı; 1995 yılında kurulan Akdeniz-Avrupa Ortaklığı’nı (MEDA) genişletmeyi hedefliyor. Plana göre, Portekiz’den Mısır’a, İsrail’den Yunanistan’a kadar 15 ülke AB’nin uydusu konumundaki Akdeniz Birliği’nin üyesi olabilecek. Bu sadece ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir birlikteliğe dönüşecek.
    Bu plan Türkiye basınında “Fransız tuzağı” biçiminde verildi. Akdeniz Ülkeler Birliği fikri elbette bir taraftan Türkiye’nin AB’ye tam üyelik yerine “İmtiyazlı Ortaklık”ın hayata geçirilmesi anlamına gelecektir. Ama ondan da önemlisi Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkeleri “Akdeniz Birliği” bağlamında daha çok Fransa’nın etki altına çekiliyor. AB’ye tam üyeliği savunan Türkiye buna karşı çıkıp katılmayabilir, ancak birçok Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkesinin buna sıcak bakacağı şimdiden belirtiliyor.
    Dahası Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Kafkasya’daki ülkeler ile AB arasında “özel ilişkiler”in kurulması yeni bir tartışma da değil. AB içinde bu konuda iki farklı görüş bulunuyor. Sosyal demokrat kesimler AB’nin “politik ve ekonomik bir birlik” olarak kendisini Avrupa kıtası ile sınırlandırmaması, dolayısıyla da söz konusu bölgelerde bulunan ülkelerin de birliğe üye olabilmesi gerektiğini savunuyor. Muhafazakar demokratlar ise, tıpkı Merkel ve Sarkozy’nin istediği gibi, AB’nin Avrupa ile sınırlı bir ekonomik-siyasi birlik olarak kalmasını, bu bölgelerin ise “özel ilişki”lerle AB’ye bağlanmasını savunuyorlar.
    Bugün Fransız burjuvazisinin çıkarlarını hem içerde hem de dışarda “en iyi” savunacak politikacıların başında gelen Sarkozy’nin, Türkiye’ye karşı tutumu, pratikte Chirac ya da Merkel’inkinden pek farklı olmayacaktır. “Ahde vefa” dedikleri şey de zaten bunun diplomatik tercümesinden başka bir şey değil.
    En önemlisi de dün akşam Berlin’de “birlik pozu” veren Merkel ile Sarkozy arasında kendi ülkelerinin çıkarlarına bağlı olarak önemli çelişkiler bulunduğudur. AB’nin biçimlendirilmesi, Afrika’da kimin daha egemen olacağı, Airbus ve Galileo gibi önemli AB projelerinde kimin dediğinin olacağı, tarımda sübvansiyonlar çatışmaların önemli notları olarak görülüyor.
    Yani; Sarkozy-Merkel ekseninde her şey abartıldığı kadar uyumlu olmayacaktır.
    ***
    Not: Yazarımız Yücel Özdemir’in, “Avrupa Gerçeği” başlıklı yazıları bu haftadan itibaren perşembe günleri yayınlanacaktır. Okurlarımızın dikkatine sunarız.
    Yücel Özdemir
    www.evrensel.net