DURUM

  • Güngör Uras’ı, Milliyet gazetesinde ekonomi üzerine yazdığı yazılarından tanıyoruz. Pek çok insan, ekonomik gelişmeleri “Ayşe Hanım Teyze’nin” anlayabileceği biçimde yazan Uras’ın yazılarını beğeniyle okuyor.


    Güngör Uras’ı, Milliyet gazetesinde ekonomi üzerine yazdığı yazılarından tanıyoruz. Pek çok insan, ekonomik gelişmeleri “Ayşe Hanım Teyze’nin” anlayabileceği biçimde yazan Uras’ın yazılarını beğeniyle okuyor. Ama Uras, şu günlerde politika ile de epeyce ilgili. Ülkenin temel sorunları konusundaki düşüncelerini yazıyor. Geçenlerde “Ordunun derdi ‘iktidar’ değil, çağdaş Türkiye” başlıklı bir yazı yazdı. Uras bu yazısında, “laikçi” cephenin bildik tezlerini şöyle tekrarlıyor:
    “Ordunun ‘laik Türkiye’ uyarısını doğru okumak istemeyenler, ordunun açıklamasını ‘sakız gibi’ istedikleri yöne çekmeye başladılar... Ordunun derdi ‘iktidar’ değil, ‘çağdaş Türkiye’. Ordu, darbe yaparak bir generali veya bir sivili yönetimin başına getirme arayışında değil. Ordu, yönetimde söz sahibi olma arayışında değil. Türkiye’nin laik, çağdaş, demokratik çizginin dışına çıkarılmamasını istiyor. Gerçekçi olalım. Günümüzde Türkiye’yi laik ve çağdaş çizgide tutmak isteyenler ile Türkiye’de şeriat yönetimini hakim kılmak isteyenler arasında bir mücadele var.”
    Bu tespitler doğru mu? Türkiye’de şu sıralar bir darbenin koşullarının olmadığı düşünülürse, bu çerçevede kalmak koşuluyla ordunun darbe peşinde olmadığı söylenebilir. Ama orduyu ‘iktidar’ sorunu ile bağlantılı olarak ele alırsak, söylenenlerde bir doğruluk payı bulabilir miyiz? Bulamayacağımızı son günlerin politik gelişmeleri açık seçik kanıtladı. Orduyu generallerden oluşan bir komuta heyeti yönetiyor ve bu heyetin, Cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle verdiği muhtıra, ülkenin politik gündemine bomba gibi düştü ve generaller, Meclis’i de Anayasa’yı da, diğer yasaları da hiçe sayarak bu konuda Meclis’i işlevsizleştirdiler.
    Bütün bunları kim becerebilir? İktidar sahibi bir güç mü, yoksa iktidar sahibi olmayan bir güç mü? Uras bu sorunun karşılığında, ‘Ama onlar bunu çağdaşlık ve demokrasi için yaptılar’ demektedir. Eğer öyleyse yapılanın, demokrasinin -var olan sistemin ne kadar demokrasi olduğu, işin ayrı bir yanı- neresinde yer aldığını Uras’ın bizlere inandırıcı bir şekilde açıklaması gerekiyor! Bu demokrasi değil; generallerin, Anayasa’nın, yasaların, Meclis’in, seçimlerin ve hükümetlerin üzerinde yer aldığı garip bir antidemokratik sistemdir.
    Öyle ki bugün hemen hemen aklı başında hiç kimse, ‘eğer 22 Temmuz seçimlerinin ardından Meclis’te benzer bir tablo ortaya çıkarsa ya da cumhurbaşkanını halk seçer ve generallerin onayladıkları dışında bir ismi Çankaya’ya gönderirse, nelerin olabileceği konusunda’ açık ve net bir şey söyleyememektedir. O zaman seçimler niye yapılmaktadır, partiler niye seçimlere girip halktan sorumluluk istemektedir, milletvekili adayları neden üzerinde koca koca “hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” yazan Meclis Genel Kurul Salonu’nda oturup ülke ve millet adına yönetim işine katılma rüyaları görmektedir?
    Uras, ‘Ama ordu IMF işlerine karışmıyor, tahkime karışmıyor, belediye yasasının bilmem kaçıncı maddesine karışmıyor vb...vb. Demek ki yönetim, işinin o kadar da içinde değil’ diye itiraz edebilir. Generaller, mevcut politik sistemde her önemli stratejik kararda son sözü söyleyenler olmaktadırlar. Onlar, IMF programlarının uygulanması için darbe -12 Eylül- dahil her şeyi yaptılar. 28 Şubat’ta hükümet devirip yeni hükümetler kurdurup uluslararası büyük sermayenin dayattığı IMF programlarının hızlı bir biçimde uygulanmasını sağlayanlar da onlardı.
    Bütün bunların demokrasiyle ne ilgisi olduğunu, demokrasinin olmadığı yerde ‘çağdaşlığın’ olup olmayacağını açıklamak, elbette Uras’a düşüyor. Uras’a son bir şey daha hatırlatmak gerekiyor; pek çok yazar, son İzmir mitingine “Ne ABD ne AB, tam bağımsız demokratik Türkiye” sloganının damga vurduğunu söylüyor. Yani mitinge katılan kitlelerin istemi bu. Genelkurmay ve “laikçi” cephenin bilinen partileri, bu sloganın neresinde duruyor acaba? Bu cephenin, “Nato’ya da, Cento’ya da, ABD’ye de, AB’ye de bağlıyız” demekten öte söyleyebileceği bir şeyler var mı?
    Bir taraf eline aldığı “şeriat geliyor” korkuluğunu sallayarak, diğer taraf “din elden gidiyor” propagandası yaparak ülke halkı arasında derin bir laik-dinci bölünmesi ve kutuplaşması yaratıyor. Önümüzdeki seçimlere de bu havanın damga vurması için havayı daha da -AKP daha olgun pozlarında parsa toplamaya çalışacak- kızıştıracaklar. İşçi ve emekçi kitleleri kucaklayacak bir demokrasi cephesinin güçlü bir mevzi tutması, bu nedenle daha da acil hale gelmiş durumda. Din ve vicdan özgürlüğü temelinde bir laikliğin savunulması, bu temelde bölünmeye çalışılan işçi ve emekçi kesimleri birleştirmeyi başarma görevi de ona düşüyor.
    Ahmet Yaşaroğlu
    www.evrensel.net