ZEUS SUNAĞI

  • Troya savaşına katılan Küçük Ayas’ın, Telamon’un oğlu Büyük Ayas’la hiçbir akrabalığı yoktu. Küçük Ayas, Oileus’un oğluydu ve Lokrisliler denen bir halkın kralıydı.


    Troya savaşına katılan Küçük Ayas’ın, Telamon’un oğlu Büyük Ayas’la hiçbir akrabalığı yoktu. Küçük Ayas, Oileus’un oğluydu ve Lokrisliler denen bir halkın kralıydı. Yalnızca bir zamanlar ikisinin de güzel Helena’yla evlenmek isteyen adaylardan olmaları ve aynı adı taşımaları dışında onları birleştiren bir bağ yoktu...
    Ve Helena’yı isteyen adaylar, aralarında bir anlaşma yapmışlardı o sıralar: “Güzel Helena kiminle evlenirse evlensin, başına bir şey gelirse bütün talipler onun namusunu temizlemek için savaşacaklardı.” İşte, evliliğinden üç beş yıl sonra Helena’yı prens Paris sözde Troya’ya kaçırınca, Küçük Ayas da diğer talip krallar gibi, kırk gemisi ve en seçme askerleriyle Agamemnon’un komutasında savaşmak için Troya sahillerine pupayelken ulaştı... Üstelik bu kutsal namus temizleme savaşı için Başkral Agamemnon, Baştanrı Zeus’la birkaç kez konuştuğunu söylemiş ve onun yeryüzündeki en yetkili temsilcisi olarak büyük bir zafer vaadi koparmıştı. İşte Küçük Ayas; Zeus’un bağışladığı başkrallık bastonuyla halkları güdüp yeden Agamemnon’un hayranıydı ve onun buyruğunda, Büyük Ayas’la birlikte canla başla savaşmaya başladı...
    Nasıl Büyük Ayas olağanüstü gücü ve boyu posuyla ünlüyse; ok atmada ve koşu yarışlarında da Küçük Ayas’la kimse yarışamazdı! Ve bu iki Ayas, savaş alanında hep bir arada olurlar, güçlerini aynı hedefte bütünleştirirlerdi. O yüzden Homeros;
    “(....) Küçük Ayas hiç ama hiç,
    Ayrılamazdı Telamon oğlu Büyük Ayas’tan,
    Yeni sürülen tarlada şarap rengi iki öküz nasıl
    Gönüldeş olur da çekerlerse birlikte sabanı;
    Boynuzlarının kökünden bol bol ter dökerekten...
    İşte iki Ayas’lar da öyleydi,
    Yalnız cilalı boyunduruk ayırırdı onları birbirinden...” diye tanımlıyordu onları...
    Zaten sürekli bu birliktelik yüzünden onlara, “Yunanistan’ın Kaleleri” adını da takmışlardı. Savaş sırasında hangi birlik zor duruma düşerse, hemen onun yardımına koşarlardı apartopar... Troyalı Hektor; teke tek dövüşte Ahilleus’un can dostu Patroklos’u öldürünce haliyle Troyalılar, onun hem silahlarına hem ölüsüne el koydular. Ne var ki Ayas’ların olağanüstü direnişleri karşısında, Patroklos’un yalnızca silahlarını alıp götürebildiler; ama ölüsünü geri vermek zorunda kaldılar... Ne var ki bu ikilinin buncasına birlikteliğine karşın, kişilik yönünden farklıydılar; zaten o yüzden de yazgıları çok değişik oldu...
    Küçük Ayas tam anlamıyla bir savaşçıydı; savaşın ötesinde bir şey göremez ve düşünemezdi; üstelik kabaydı, çoğu zaman da kırıcıydı... Gücüne güvenerek kendisini tanrılardan ve de insanlardan üstün sayardı; o yüzden bütün insani değerleri hiçe sayar ve her şeyi gönlünce yönlendirmeye kalkardı...
    Troya düştüğünde ve ateşe verildiğinde, Başkral Agamemnon’u bile beklemeden talana başlayanların en önündeydi... Hazinelerin yanında köle olacak güzel kadınları da bir bir devşirip gemilerine gönderiyordu... Bir ara can havliyle kaçan Kral Priyamos’un bilici kızı prenses güzel Kasandra’nın ardına düştü ve uzun bir koşudan sonra onu Tanrıça Atena’nın tapınağında yakaladı... Umarsız kalan Kasandra, Atena’nın heykeline sımsıkı sarıldı. Oncasına güçlü Ayas, onu zorlukla mermer heykelden sıyırıp kendine çekebildi! Ve hemen orada da, Tanrıça Atena’nın heykeli önünde, işkence ederek onu kirletti... Tanrıçanın mermer heykeli bu olaydan öylesine utandı ve üzüldü ki, başını öte tarafa çevirmek zorunda kaldı!..
    Tanrıça Atena, Küçük Ayas’ın bu densizliğine çok içerledi. Bu arada Yunanistanlı askerler de onu taş yağmuruna tutup linç etmeye kalktılar... Ama Ayas son anda toparlayabildiği askerleri ve gemileriyle denize açılıp canını kurtarabildi!.. Bunun üzerine babası Baştanrı Zeus’tan istediği gibi öcünü alma iznini koparan Atena da, peşini bırakmadı Küçük Ayas’ın! Ege Denizi’nde yıldırımlarla kasırgalar kopartıp bütün askerleriyle birlikte onun gemilerini batırdı... Ama Denizler Tanrısı Poseydon’un yardımıyla Ayas, tek başına sahile çıkıp canını kurtarabildi!.. Ne var ki bu çok gururlu Ayas, tanrılardan ve de insanlardan hiçbir yardım görmeksizin kendini kurtardığını söyledi bağıra bağıra... Bunu duyan Poseydon da çok öfkelendi haliyle. Hemen elindeki üç dişli yabayla yüksek bir dağdan kopardığı dev kayaları denize fırlatıp fırlatıp suları delicesine dalgalandırdı. Bu dalgalar da Küçük Ayas’ı, dönüşü olmayan uzaklıklara savurup parçaladı...
    Ne var ki Küçük Ayas’ın halkı da onun günahlarının bedelini ödemek zorunda kaldı uzun süre. Çünkü tanrılar, onun ülkesi Lokris’e hem kuraklık hem de veba saldılar... Ayrıca Lokrislilere de, Troya’daki Atena tapınağında kurban edilmek üzere, her yıl iki bakire kız gönderme cezası verdiler...
    Yaşar Atan
    www.evrensel.net