YENİ DÜNYA

  • Jason Altom, dünyaca ünlü Harvard Üniversitesi’nde, günümüzde organik kimyanın en büyük isimlerinden sayılan Nobel ödüllü bilim adamı Elias J. Corey danışmanlığında çalışmalarını sürdüren bir doktora öğrencisiydi.


    Jason Altom, dünyaca ünlü Harvard Üniversitesi’nde, günümüzde organik kimyanın en büyük isimlerinden sayılan Nobel ödüllü bilim adamı Elias J. Corey danışmanlığında çalışmalarını sürdüren bir doktora öğrencisiydi. Bir dizi kimyasal reaksiyon sonucunda kompleks bir organik molekül yaratmaya yönelik iddialı bir proje yürüten Jason, birçoklarınca kimya dalında geleceğin en parlak akademisyenlerinden biri olarak gösteriliyordu. Ne var ki son dönemde işler beklendiği gibi gitmemiş, haftalık ortalama 70 saatten yıllarca süren bir çalışma sonunda, tekrar başladığı noktaya geri dönmüştü. 1998 yılının Ağustos ayında, tez ilerleme raporunu hazırlamak üzere odasına çekilen Jason, bir süre sonra odasında arkadaşlarınca ölü bulundu. Yatağının üzerinde, almış olduğu zehrin bulaşabileceği ve bu nedenle suni teneffüs yapılmamasına dair bir uyarı notu bulunmaktaydı.
    Jason, Harvard Üniversitesi’nde intihar eden ilk doktora öğrencisi değildi. 1980-1998 yılları arasında 8 öğrenci intihar etmişti ve bunlardan 3’ü, yine Corey’nin danışmanlığını yaptığı doktora öğrencileriydi. Jason’ın intiharını farklı kılan, geride onu intihara sürükleyen nedenlere ilişkin bir not bırakmasıydı. Bu notta Jason, danışman hocaların tez öğrencileri üzerinde sınırsız hakimiyet kurmasına olanak tanıyan akademik sistemi eleştirmişti. Tüm akademik geleceği danışmanının iki dudağının arasında olan, bir olumsuz referans mektubuyla ödeneklerinin kesileceği ve akademik hayatının sona ereceğini düşünen genç akademisyen danışman hocasının mütecaviz davranışlarına bir noktaya kadar boyun eğmiş, sonunda ise hayatına son vermeyi tercih etmişti.
    Jason’ın intiharı, Amerikan kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Üniversite senatoları, doktora öğrencileri üzerindeki psikolojik baskıyı azaltmak amacıyla çeşitli kararlar aldılar, psikolojik danışma hizmetleri genişletildi. Ne var ki eleştirilen uygulamalar, üç beş öğrencinin hayatı pahasına değiştirilemeyecek kadar köklüydü ve Amerikan akademisinin sınırsız rekabet üzerine kurulu sistemi, kapsamlı bir reformu kaldıramazdı.
    Bu genç akademisyenin tecrübeleri, bugün ABD’de çoğu her yıl yenilenen sözleşmelerle araştırma görevlisi olarak istihdam edilen ve en başarılı olanlarının bile büyük bir kariyer baskısı ve gelecek kaygısı altında çalışmalarını sürdürdüğü binlerce doktora öğrencisi tarafından paylaşılmaktadır. Halen ABD’de profesyonel öğrenci olarak da adlandırılan doktora öğrencilerinin depresyon riski, uyuşturucu kullanımı, alkol kullanımı ve intihar oranları, genel ortalamaların üzerinde seyretmektedir.
    ***
    Önceki hafta Beyazıt Meydanı, çoğunluğu İstanbul Üniversitesi’ne mensup genç akademisyenlerin İzmir ve Ankara’daki meslektaşlarıyla eşzamanlı olarak gerçekleştirdiği bir basın açıklamasına ev sahipliği yaptı. “Asistan kıyımına son” pankartı arkasında iş güvencesi ve akademik özgürlük talebiyle meydana çıkan grubun kitleselliği, kuşkusuz ki öne sürülen talebin yakıcılığıyla yakından ilgilidir. Tıpkı ABD üniversitelerinde olduğu gibi, burslu öğrenci statüsünde istihdam edilmek istenen ve doktora tezlerinin bitiminde üniversiteyle ilişkisi kesilecek olan asistanlar için bu son gelişme, açıkça görülmektedir ki bıçağın kemiğe dayandığı noktadır.
    Bugün üniversitede yaşananlar, kamu kesiminde son dönemde dayatılan esnek istihdam politikalarının bir uzantısı olmakla birlikte bu uygulamanın arkasındaki temel argüman da diğer sektörlerde olduğu gibi verimlilik esasına dayanmaktadır. Kısacası asistanlar arasında gelecek kaygısı yaratılarak daha sonra açılacak olan sınırlı sayıdaki akademik pozisyonlara yönelik rekabeti artırmak ve dolayısıyla da verimlilik artışı hedeflenmektedir. Bir diğer argüman ise kimi üniversitelerdeki kadrolaşmaların önünü alma gerekliliğidir. İsterseniz öncelikle bu iki argümanın ne kadar geçerli olduğuna kısaca bir göz atalım.
    Ortalama ayda bin YTL civarında bir maaşla bu mesleğe atılan ve tüm bu maddi ve manevi zorluklar altında bilimsel bir üretim gerçekleştirmeyi amaçlayan genç akademisyen adaylarını, üniversiteye yönelten en önemli etkenlerden biri, güvenli bir gelecek beklentisidir. Son uygulamalarla birlikte doktora sonrası sözleşmesi uyarınca işten çıkarılacak asistanlar, aylarca; belki yıllarca sürecek sonu belirsiz bir bekleme sürecine girecektir. Bu süreçte, bu insanların kendilerini ve ailelerini nasıl geçindirmesi beklenmektedir? Gelecek koşullarının böylesine belirsizleştiği bir ortamda, hele ki bugünkü getirinin de böylesine az olduğu düşünülürse, bu mesleği kim tercih edecektir? Bu sorular cevaplandığında görülecektir ki yaratılan durum, maddi imkanları elverişli ailelerden gelen ya da iktidar sahiplerine ve üniversitelerde kümelenmiş kadrolara yakın akademisyen adaylarının lehine işleyecektir. Bu imkanlara sahip olmayanlar ise süreç içerisinde akademiden ayıklanacaktır.
    Yaratılan durumun en az bunlar kadar önemli bir diğer unsuru ise ideolojik sonuçlarıdır. Doktorasını tamamladığında akademik geleceği belirsiz olan bireyler, doktora sonrası piyasada iş bulma olasılığını güçlendirecek çalışmalara yöneleceklerdir. Yine doktora süresince yaptığı çalışmalarda üniversitedeki egemen kadrolarla ya da sözgelimi kürsü başkanıyla çelişen bir politik duruş sergileyen akademisyen adaylarının üniversitede kalması, bir o kadar zorlaşacaktır. Kısacası sistem, kadrolaşmanın önünü almak bir yana; egemen kadrolara farklı aşamalarda müdahale olanağı tanıyarak üniversitedeki “aykırı unsurların” elenmesinin yolunu açmaktadır.
    Bugün asistanların talepleri, iş güvencesiyle sınırlı değildir. Kısa süre önce aynı amfileri dolduran bu genç akademisyenler, bugünün öğrencilerinin üniversiteye dair hayal kırıklılıklarının birçoklarını paylaşmaktadırlar ve çok iyi bilmektedirler ki üniversitede eğitimin kalitesinin yükseltilmesi öncelikli sorumluluklarıdır. Ne var ki bugün yapılmak istenen reform, bu beklentiyi karşılamanın çok uzağındadır. Yapılması gereken ise akademik çevrelerin üzerinde uzlaştığı, objektif atama ve yükseltme kriterlerine dayalı, asistanların bugün son derece muğlak olan görev tanımlarının bu kriterlerin gerektirdiği akademik üretime elverecek şekilde düzenlendiği ve bu üretimin gerektirdiği fiziksel altyapı olanaklarının sağlandığı bir akademik çalışma ortamı yaratmaktır. Unutulmamalıdır ki kişilerin akademik geleceklerinin, karar verme yetkisine sahip birkaç hocanın inisiyatifine terk edildiği, büyük oranda keyfiyete dayalı bu sistem, Jason Altom benzeri örneklere yol açacaktır. Bunun önünü kapatmanın yegane yolu, 50d kadrosu ile asistan alımını durdurmaktır.
    Murat Birdal
    www.evrensel.net