musluk hâlâ akıyor...

Bugünlerde gençlikten daha çok söz edilir oldu. Bir nedeni, yaklaşan seçimlerde aday olabilme yaşının 25’e çekilmesi ve bu süreçte partilerin gençlere daha şirin, daha çekici görünebilmesi çabaları.



Bugünlerde gençlikten daha çok söz edilir oldu. Bir nedeni, yaklaşan seçimlerde aday olabilme yaşının 25’e çekilmesi ve bu süreçte partilerin gençlere daha şirin, daha çekici görünebilmesi çabaları. Bir diğer neden de para peşindeki bankaların ve GSM şirketlerinin gençlere yönelik yürüttükleri türlü pazarlama girişimleri. Son ve en geçici neden ise elbette ki 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı.
19 Mayıs’larda büyükler gençlere, “yol gösterecek” konuşmalar yaparlar ve gençlerin onları dinlediklerini düşünürler. Bu konuşmalar da parti ve pazarlama ekiplerinin yürüttüğü onca çaba da bana, iki sene önce bir okuldaki psikolojik danışmanın söylediklerini düşündürüyor: “Bu ülkede gençlik, bir musluk gibi akıp duruyor boşa. Elini uzatıp kapatmak isteyen, nedense çıkmıyor.”
Akan musluğun ve boşa gidenlerin nedenlerini, Türkiye’deki uygulamaları yakından inceleyerek kısaca ele almakta yarar var.

Arada kalmak ve unutulmak
Eğer günümüzde yayımlanan dergilere ve kitaplara şöyle çabucak bir göz atılırsa, çocuklar üzerine yayınların görece bolluğu göze çarpacaktır. Eğer yaş merceği ile incelenirse, bu yayınların özellikle 0-6 yaş üzerine odaklandığı görülebilir. Yani çocuğun yaşı arttıkça onun hakkında yayın bulmak zorlaşmaktadır. Benzer bir durum, devlet tarafından verilen hizmetler için de geçerlidir. Verilmekte olan hizmetler, bireyin yaşı arttıkça ve gereksinimleri çeşitlendikçe, hem sayıca hem de nitelik olarak düşmektedir. Sonuçta, nüfusun yüzde 25-30’unu oluşturan 12-25 yaş aralığındaki milyonlarca birey, arada kalan ve unutulan devasa bir kesimi oluşturmaktadır.

Kurumsal masatenisi maçları
Gençlere yönelik çalışmalar yapan devlet kurumlarının tarihçeleri incelendiğinde, gençliğin nereye konulacağının bürokrasi açısından da büyük bir sorun olduğu görülebilir. Gençlik, bir yandan spora, diğer yandan da eğitime yakın olarak görüldüğü için kurumlar arasında bir top gibi gidip gelmiştir. Devletin gençlerle çalışmak için görevlendirilmiş asıl kurumu olan Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’nün geçmişi, 1938’e dek uzanır. Müdürlük, 1942’de Milli Eğitim Bakanlığı’na, 1960 yılında da tekrar Başbakanlığa bağlanmıştır. 1969’da Gençlik ve Spor Bakanlığı kurulmuştur. 12 Eylül ile yeniden düzenlenmesi, yani çok ciddi boyunduruğa sokulması gereken kesimlerin ve alanların başında, gençlik ve eğitim geldiği için başta YÖK olmak üzere yeni araçlar yaratıldı. 1983’te Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı kuruldu ve spordan sorumlu Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü, bu bakanlığa bağlandı. Bu bakanlığın ömrü kısa oldu ve 1989’da yeniden Milli Eğitim Bakanlığı adını aldı. Bugün var olan Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü (GSGM), 1986’da ad değiştiren Beden Terbiyesi ve Spor Genel Müdürlüğü’nün, 1989 yılında Başbakanlık Devlet Bakanlığı’na bağlanması ile ortaya çıktı. Bu süreç boyunca gençlik işleri hep, spor işlerinin gölgesinde kaldı. Günümüzde GSGM’nin gerek bütçe, gerek kadro olarak hâlâ spor odaklı olduğu bilinmektedir. GSGM’nin web sitesinde, kurumun tarihi bir spor kurumunun tarihi olarak aktarılmaktadır.

Bürokrasinin gençlere yaklaşımı
Devletin gençlere yaklaşımını daha iyi anlamak için okullarda ve kamusal alanda yaşanan baskıcı uygulamaların ötesine, hem hukuki çerçevenin neler içerdiğine hem de gençlikle ilişkili konuları ele almak için oluşturulmuş kurumların işleyişine yakından bakmak gerekir. Bu açıdan 12 Eylül rejiminin anayasasının, gençlerle ilişkili tek maddesi oldukça ilginçtir: 1982 Anayasası’nın 58. maddesi, gençliği; gerek ideolojik tehlikelerin, gerekse madde kullanımı, suç ve kötü alışkanlıkların etkisinde olan ve bu olumsuz etkilerden korunması gereken bir kesim olarak görür.
Bu yaklaşım, hem devlet kurumlarına yansımakta hem de birçok kurumun işleyişinde yeniden üretilmektedir. Bir örnek olarak Muğla Valiliği’nin 2005’te dağıttığı, “Gençlerimizin Korunması” başlıklı basın bülteni incelenebilir:
“Ülkemizin geleceği olan çocuklarımızın, okul dışında çeşitli olumsuzluklardan korunması amacıyla ‘İl Eğitim ve Gençlik Komisyonu’, toplanarak yapılması gereken çalışmaların ayrıntılarını belirledi. ‘İl Eğitim ve Gençlik Komisyonu’, bu amaçla toplanarak gençlerin okul dışındaki yaşamlarını olumsuz yönde etkileyen konulara karşı, ilgili kuruluşların görev ve sorumluluklarını belirledi. ...İl Milli Eğitim Müdürü, ülkemizin geleceği olan çocuklarımızın, özellikle okul dışında, çeşitli olumsuzluklara ve kötü alışkanlıklara karşı korunmasında, Okul-Aile ve Çevre üçgenini oluşturan kişi ve kuruluşlara büyük sorumlulukların düştüğünü, çocuklarımızın boş zamanlarının en verimli şekilde değerlendirilmesi için hem sürekli işbirliğine, hem de onlara gerekli ortamların hazırlanmasına ihtiyacımız olduğunu kaydetti... Toplantıya katılanlar, öğrencilerin kötü alışkanlıklardan korunması için onların ağaç dikmeleri, spor yapmaları ve çeşitli kültürel ve sanatsal etkinliklere yönlendirilmeleri gibi çalışmalara ağırlık verilmesi; Okul, Aile ve Çevre işbirliğinin kesintisiz sürdürülmesi gerektiğini belirttiler.”
Muğla Valiliği’nin basın bülteninde sözü geçen Gençlik Komisyonu’nun oluşumu ve işleyişi, İçişleri Bakanlığı tarafından belirlenmiştir. Bu düzenleme, yukarıdaki anlayışa uygun olarak emniyet, jandarma ve varsa benzer güçleri öne çıkarır. Ardından Gençlik ve Spor, Sosyal Hizmetler, Milli Eğitim, Sağlık Müdürlükleri gibi devlet birimleri komisyonda yer alırlar. Komisyon oluşturulurken yerel katılım genelde belediyeler ile sınırlıdır. Komisyonda, gençlerin doğrudan veya seçilmiş temsilcileri ile bulunması ise söz konusu değildir. Gençlerin sayıları ve yapılacak iş çok olabilir ama komisyon, ayda bir kere toplanır.

Okulda ve okul dışında gençlere sunulan olanaklar
Modern dünyanın çocuklara ve gençlere uygun gördüğü ve dünyada yaygın olarak benimsenen toplumsal rol, okula gitmek ve öğrenici olmaktır. Bu rol, yoksul ve ezilenleri içerecek denli yaygınlaşmıştır. Bu rolün sahnesi olan okullar ise giderek daha teknoloji odaklı mekanik kurumlar haline gelmiştir. Okullardaki baskın uygulamalar, bir yandan zorda olan ve okula en az uygun görülen öğrencilerin dışlanmasına, bir yandan da okulun bir araya gelme ve kolektif öğrenme olanaklarının yaratıldığı bir ortamdan çok, dışarıdan belirlenen bir işleyişin dayatıldığı bir yere dönüşmesine neden olur. Bu, özellikle gençlerin başını belaya sokar; çünkü gençler, dayatmalara giderek daha güçlü şekilde direnç geliştirirler. Her şeyin güllük gülistanlık olduğu düşünülen okullarda bile öğrenciler, hayata hazırlanmaktan çok teknik bir donanıma sahip olurlar. Bu sistemin içine yerleştirilen önemli seçme sınavları ise bir süre sonra araç olmaktan çıkar, okullardaki öğrenimin kalitesini belirleyen ve düşüren bir öğe halini alır.
Türkiye’de öğrenmenin öğrencilik rolü ile sınırlanması ve okullara kapatılması, hızla değişen dünyada giderek daha fazla hareket ister hale gelen gençleri doyurmamakta ve onların, gerçekten gelişmesi için gereksinim duydukları olanaklardan yoksun kalmasına neden olmaktadır. Gençlerin, okulun dışında kolaylıkla ulaşabilecekleri ve kullanabilecekleri açık ve kapalı mekanların olmaması, değişik etkinlikleri gerçekleştirebilecekleri ortamları -en iyi olanaklara sahip olduğu söylenen büyük kentlerde bile- bulamamaları, gençleri doyumsuz ve kolaycı kılabilmektedir. Öğrenmenin okula kapatılması ve bu şekilde üzerinde kurulan tahakküm, gerek gençler gerekse ülke açısından çok ciddi sorunlar yaratmaktadır. Bu bağlamda, 12 Eylül sonrasının gençler üzerindeki en önemli etkilerinden biri, onların dünyayı öğrenmelerinin zorlaşması ve buna bağlı olarak da kolay seçeneklere yönelmeleridir. Özal döneminin dili ile söylersek, önemli olan gençlerin gelişmesi, yetkinleşmesi ve özgürleşmesi değil, piyasa çarklarının dönmesi ve gençlerin uysal olması, bol bol tüketmesidir.

Zorlanan ülke, gerilen gençler
Türkiye’nin 12 Eylül sonrasında içine girdiği girdabın yeniden ve yeniden savrulmalara neden olduğu kesimlerin başında gençler gelmektedir. Yoksulluk, işsizlik ve artan şiddetin gençleri derinden etkilediği, iç göç ile var olan sorunların katlandığı bilinmektedir. Özellikle kentlerde, gençlerin suç sayılan eylemlere yönelmesi ve adalet sisteminin sertleştirilmeye çalışılması, çok sayıda gencin yaşam boyu çekeceği sorunlar üretmektedir. Şiddetin artması, eyleme ve yeni deneyimlere daha açık olan gençleri özellikle etkilemekte, şiddet, gençlerin toplumun içinde yapıcı bir güç olmasının önünü tıkamaktadır. Şiddet eğiliminin yaygınlaşması, yabancılaşma ve yukarıda sözü edilen öğrenme olanaklarının daha da azalması demektir. Bulmaca, pipo, uçak, otomobil sayfası veren gazetelerin, televole olarak adlandırılan bir yaşam tarzının pompalandığı, yayının ranta dayandığı televizyonların yabancılaşmayı artırdığı da bilinmektedir.

Gençliği ciddiye alan sosyal politika gereksinimi
Türkiye’de gençlik çalışmaları yapanların görüş birliği yaptığı konulardan biri, gençlerin daha çok desteklenmesi ve onlara daha zengin olanaklar sunulması gerektiği, bunun da ciddi bir gençlik politikası ile gerçekleşebileceğidir. Gençlik politikası, gençlerin birden çok alandaki gereksinimlerini karşılamak için bütüncül ve kalıcı çözümler üretmeyi sağlayabilir. Bu gençlik politikası, Çocuk Hakları Sözleşmesi’nden ve korumaya aldığı yaşama, korunma, gelişme ve katılım haklarının bütün gençler için talep edilmesinden beslenebilir. Diğer yandan ise gençlik politikasının, gençlik döneminin içerdiği geçişleri ve özel gereksinimleri (mesleki danışmanlık, bağımsız yaşamaya izin veren konutlar) inceleyen araştırmalara dayanması gereklidir. Daha da önemlisi, gençlik politikası için gerekli ivmenin, bugüne dek gençlere duyarsız kalmış kesimler, partiler ve kurumlarda kendiliğinden ortaya çıkmayacağı da ortadadır. Tam da bu nedenle, gerek gençler için çalışan kuruluşların gerekse bizzat gençlerin, seslerini ve taleplerini yeniden ve yeniden ortaya koymaları gerekmektedir. Bunun gerçekleşebilmesi için gerekli kritik adım, bir yandan gençlik politikasının ve gençlerin gereksinimlerinin makro politika tartışmalarından ayrı olarak yapılması, diğer yandan her alanda gençlerin katılımının sağlanması için çalışmaktır.
Türkiye’de gençlerin, açık bırakılmış bir musluktan akarcasına boşa harcandıkları ortadaysa, yapılması gereken, hemen eyleme geçerek bu musluğu kapatmaktır.
(*)Beykent Universitesi Psikoloji Bölümü

Serdar M. Değirmencioğlu*
www.evrensel.net