KİRVEME MEKTUPLAR

  • Kirvem,Senin de bildiğin gibi bir vakitler mehter takımı eşliğinde taa Viyana kapılarına kadar dayanan atalarımızı, eninde sonunda allem kallem edip bir punduna getirip sonra da Anadolu bozkırlarına gerisin geri kovalayan küffar taifesinin cemi cümlesi,


    Kirvem,
    Senin de bildiğin gibi bir vakitler mehter takımı eşliğinde taa Viyana kapılarına kadar dayanan atalarımızı, eninde sonunda allem kallem edip bir punduna getirip sonra da Anadolu bozkırlarına gerisin geri kovalayan küffar taifesinin cemi cümlesi, hızlarını alamayıp memleketimizin tümünü nerdeyse kendi babalarının çiftliğine çevirmek isteyince; önce Allah’ın izni, sonra da milletin azmi ve nihayet süngü zoruyla hepsini analarından doğduklarına pişman edip kimilerini Ege’nin tuzlu, Akdeniz’in buzlu sularına gömer gömmez, gari ne Şam’ın şekeri ne padişahın yüzü, ne de kerameti kendilerinden menkul bu “devletlu” zevatın eskiden olduğu gibi keyiflerince buyuracakları “Urun kellesin!” patentli “ferman”larla ülkenin yönetilmesinin zinhar doğru olmadığına karar kılıp, ardından da duvarlarını “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” düsturuyla donatarak adına Büyük Millet Meclisi dediğimiz binanın, giriş kapısının hemen yanına da, kaol yağıyla güzelce parlatıp astığımız pirinç levha sayesinde “millet iradesi”nin en az ekmek, bir o kadar da su misali ne denli önemli olduğunu vurgulayıp nihayet Cumhuriyetimizi kurduk elhamdülillah!
    Sonra?
    Sonra yangın yerine dönüp harap olmuş memleketi yeni baştan imar etmek gayesiyle yine milletçe hep beraber kolları sıvayıp önceleri karasaban, orak, tırpan falan filanla, daha sonraları pulluk, traktör, biçer döver derken yanı sıra donlarımız için bez, gömleklerimiz için patiska, fistanlara basma masma, elbiseler için şayak mayak imalathaneleri kurup ayrıca fakr-ü zaruret yüzünden çaylarımızı tatlandırmak gayesiyle beraberinde çiğneyip durduğumuz kuru üzümlerin yerine kimisi Turhal’da, kimisi Eskişehir’de kurduğumuz şeker fabrikalarının bacalarından yükselen dumanlar karşısında bir taraftan göğsümüz “Ne Mutlu Türk’üm!” nidalarıyla kabarırken, beri taraftan okuma-yazma kurslarında sadece bir tek Türkün bile dünyaya bedel olduğunu öncelikle yazıp, ezberleyip, hatmedip, sonra da dünya ahvalinde zaman içinde zuhur eden İkinci Cihan Harbi gibi daha bir sürü felaketlerden yakamızı kıl payı kurtarıp, bu arada başımıza günün birinde musallat olup ümüğümüzü sıkar korkusuyla “gomonist” Rusya’ya karşı gardımızı almak için, varlıklarından her daim gurur duyduğumuz “Memetçik”lerimizin bir kısmını Kore denen cehennemin bir bucağındaki bataklığa postalayıp, oralarda canları pahasına kazandıkları “şahadet” sonucunda Nato mato, Cento mento gibi “pakt”larla ülkenin istikbalini “garanti” altına alırken, keza komşuda pişer bize de düşer meseliyle, “Yav hemşehrim! Elin keferelerinde var, bizde niye olmasın ki!” hevesiyle daha önceden memlekette borusu öten tek partili “milli şef” döneminin defterini de Demirkırat sayesinde dürerek, netekim yeri göğü inlettik: “Yetti gari söz milletindir!”
    Daha sonra?
    Valla Kirvem doğrusunu söylemek gerekirse bundan sonrasına benim aklım ermediği gibi bu saatten sonra ne söylersem fasa fiso! Ancak sağdan soldan duyduğum kadarıyla; kimi “milli” tarihçilerimize göre; başlangıçta, “ulus devlet” felsefesinden yola çıkarak Misak-ı Milli Sınırları dahilinde yaşayan etnik kökeni farklı insanlarımızın tümünü, aynı hamur teknesinde “Türküm, Doğruyum, Çalışkanım!” düsturuyla yoğurarak onları aynı “tasa”, aynı “kıvanç” etrafında birbirlerine zamkla, tutkalla, çirişle yapıştırıp, keza, hepsini de en birici sınıf anayasal “vatandaş”lar olarak bağrına basan “Devlet Baba”mızın bu minvaldeki tüm çabaları, “harici-dahili” bilumum düşmanlarımızın haince fiştiklemeleri yüzünden bir türlü doğru dürüst rota tutturamıyormuş!
    Ancak beri yandan kimi “sözde” tarihçilerin ifadelerine göre de, aslında kazın ayağı hiç de sanıldığı gibi olmayıp, en azından mesela eloğlu bu Demırkırat meselesini kemali afiyetle her bakımdan ciddiye alırken, bizler bunu bir nevi “dıngılafistan” oyununa, yani yakim çocukların severek oynadıkları “tahterevalli” ye dönüştürdüğümüz için milletçe iki yakamız bir araya gelmiyormuş netekim!
    Vee hatta yine bu “özde” değil “sözde” tarihçiler işlerini güçlerini bir tarafa bırakıp kendi aralarında tuttukları çeteleyle bizim “Demirkırat”lık hikâyemizin nerdeyse on yılda bir “tekme-tokat” yer ile yeksan edildiğini tespit ettikleri gibi, yine keza bu kafayla ve bu minvalde devam ettiğimiz taktirde “hukuk devleti” olabilmemiz için özellikle büyük şehirlerimizde çoğunluğu Karadeniz’li olan fırıncılarımızın odun ateşiyle pişirdikleri fırınlar dolusu ekmeklerden bolca yememiz gerektiğini söyleyip utanmadan bir de ahkâm keserken, aynı zamanda da “cumhurumuzun başını” seçelim derken milletçe şu son günlerde durduk yere her haliyle sudan çıkmış balıklara dönüşümüzü de, keza kırtıpil hesaplar sonucunda “siyasetin kölesi”ne dönüştürülen hukuk sistemimizin laçkalığına bağloorlar, bu kendini bilmez dıngıllar…
    Ehh! Elin ağzı torba değil ki anında büzesin Kirvem!
    Mıgırdiç Margosyan
    www.evrensel.net