SÖZ OLA, TORBA DOLA

  • İnsan, yaşam denilen kargaşanın içine bir çalışan; hele de kamu çalışanı olarak düştüğünde, bu sürecin sonuna ilişkin düşler kurmaya başlar günler akıp giderken.


    İnsan, yaşam denilen kargaşanın içine bir çalışan; hele de kamu çalışanı olarak düştüğünde, bu sürecin sonuna ilişkin düşler kurmaya başlar günler akıp giderken. Üretim için gereken ortam yoksa üstelik ya da var da engelleniyorsa; üretim topluma yansıtılmıyorsa; yani iş boşa yaptırılıyor ve “salla başını, al maaşını” ortamı yaratılıyorsa, düşler daha bir yoğunlaşır, koyulaşır. “Bitse de gitsek” sıkıntısıyla emeklilik beklenir de beklenir. Geleceğe yönelik düşlerin gerçekleşmesi olasılığı olmasa bile geleceğin bir an önce gelmesi düşünülür bir de. Böylece düş katılaşır da katılaşır. Çocuklukta yaşanan, damakta tat, bellekte iz bırakan kimi güzellikler de yerleştirilir düşün bir yerine. Ya da bütün bütün o güzelliğin üzerine kurulur.
    Diyelim ki, her yanı cennet olduğu söylenen; ama cehenneme çevirmek için de her şey yapılan vatanın bir köşesinde küçük bir yerde yaşamak düşünüz var. Dağların arasında, yeşillikler içinde, kuşların ötüştüğü, keçilerin meleştiği, köpeklerin hırlaştığı bir yerde. Kendinize yetecek, birkaç kişiyle de yetinecek türden, doğanın yapısına uygun, taştan örme, tahtadan derme, çok da bilimsel dayanağı olmayan derme çatma gibi görülmesine karşın aslında derilmiş de çatılmamış mimarisi olan kuş yuvası gibi bir ev. Nohut odalar, bakla sofalar, çevresinde taze fasulye büyüklüğünde bahçesi, bahçesinde meyve ağacı olan, nane maydanoz yetişen, kedi köpek dolaşan, erken öten horozla uyanılan. Birkaç oda fazlasıyla da turizme katkı sağlayacak; hem de geçim derdine çözüm getirecek şöyle küçük çapta bir cennet.
    Ben kendi adıma hep düşledim böyle bir yeri. Benim düşsel ruhumun yarattığı, girişimci ruhumun ise es geçtiği bu küçük cenneti, iki emekli öğretmen Gülistan ve İbrahim öğretmenler elleriyle özene bezene yaratıvermişler, kendisi de bir başka cennet olan Olympos’ta. Öğretmenlerimin sanatsal ve siyasal dolgunluğu, işletmeci ve evcil yetkinlikleri; ille de ağırlamadaki içtenlikleri ile bir dost özdeğine, bir sanat odağına dönüştürüvermiş Köyevi’ni. Evet, adı da bu: Köyevi. Salt yörede değil, ülke genelinde görülen dil kirliliğine inat, insanın içini ışıtan sıcacık bir adla sarıveriyorlar insanı. Kedileri Köfte’nin, köpekleri Boncuk’un yakınlığı da bu sıcak ortamın yadsınamayacak bir parçası. İnsanın bir konaklama yerinde yaşayıp da, orada olduğunu duyumsamamasından güzel ne olabilir. İkisini de kutlamak gerek, dinlenceyi, gürültü patırtıdan ayıranlara böyle bir yer sundukları için. Yardımcıları Aman ve Meral’i da güzel sunumları için.
    Evrensel’de gördüğüm duyuru aracılığıyla tanıdım Köyevi’ni ve insanlarını. Zorunlu bir Antalya gezisinin yorgunluğunu çıkarmak için de birkaç günlük bir kaçamakla uğrayınca düşlediğim o cenneti karşımda buluverdim. Olympos’un doğal ve tarihsel güzelliği, şırıl şırıl akan su sesleri arasında, denizin ve kumsalın güzelliği karşısında insan, nasıl olduğunu bilmese de cennette olduğunu duyumsuyor. Gerçi Ömer Hayyam, “Kim görmüş bu cenneti, cehennemi / Kim gitmiş de getirmiş haberini / Kimselerin bilmediği bir dünya / Özlenmeye, korkulmaya değer mi” dese de, doğruyu söylemiş olsa da, ben gittim cennete ve veriyorum haberini. İşte cennet, Olympos’ta, Köyevi’nde.
    Cennet Köyevi’nden Uludağ anlamına gelen Olympos cennetine, yürüyüş sporuna uygun iki buçuk kilometre uzunluğunda bir yolla gidiliyor. Çam ağaçlarının kokusu ve serinliği içinde. Dileyen İbrahim Hoca’nın kullandığı tırtıl ile de gidebiliyor. Yolun sonunda denize yaklaşıldığında geçmişin kalıntılarıyla, eski Olympos ile karşılaşılıyor. Çeşitli ağaçların bu kalıntılarla savaşına ve de yengisine tanık olmak üzüyor insanı. Ağaçlar büyüdükçe, çoğaldıkça kalıntılar yıkılmış ve yıkılıyor. Bunlara bakarken insan ister istemez uyuyan bakanını düşünüyor.
    Dağın yükseklerinden çıkıp gelen, gelirken de defne kokularına bürünen buz gibi su, her şeyi unutmuş bakanı bile unutturuyor bir an. Su kaynağından bir güzel içiliyor, birikintisinde ise çimiliyor. İbrahim Hoca suya sokmadan götürmüyor konuklarını eve. Girmek istemeyene de bir el ense çekip sokacak neredeyse. Yapabilir de yani. Hem pehlivan gibi; hem de Tokatlı. Hoş olmasa da olur, adam atadan pehlivan, çünkü soyadı Pehlivan. Kendine özgü bir konuşma tarzı var. Müslüm Gürses gibi sanki. Ağır aksak; ama dolgun.
    Bütün bu güzellikler arasında kumsala ulaşıldığında, uyuyan bakanın uyumadığı görülüyor. “Cennet cennet dedikleri birkaç köşkle bir kaç huri / İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni” diyen Yunus gibi düşünen devletin kültür işlerine bakan bakanlığı “Bana para gerek, para” demiş olmalı ki, o güzelim kumsala, tarihsel kalıntıların altına, dağın eteğine, yeşilliğin dibine bir kulübe kondurulmasına izin vermiş. Hem de geçim sıkıntısı çeken başbakanın dağıtımcılığına soyunduğu, doğuştan bisküvici, sonradan olma dondurmacı bir kuruluşun adını taşıyan dondurma kutusuna benzer bir kulübede. Yöre insanı, bunun yassak olduğunu; gezgin satıcıların bile kumsala sokulmadığını söylüyor; ama yassak bir kez delinmekle bir şey olmaz ilkesine candan bağlı ülkemde, yöre insanının ne dediğinin pek önemi olamaz kuşkusuz. Uyuyan, uyandığında da bir çam deviren bir bakan ne derse odur. Yasaktan yasağa ayrım olduğuna ve de bu yasak devlet adına hükümet aracılığıyla deliniyor olduğuna göre de hiçbir önemi yoktur hiçbir şeyin.
    Düşlerimin cennetini buldum, o da elden çıkmasa bari.
    Üstün Yıldırım
    www.evrensel.net