NOT

  • Türkiye’nin burjuva siyaseti kötürümleşmiş durumda. Bir yandan temelleri Cumhuriyetin kuruluş sürecine dayanan yapısal sorunlar, diğer yandan ‘tek kutuplu’ kapitalist küreselleşme kuşatmasına ayak uydurma zorunluluğu...


    Türkiye’nin burjuva siyaseti kötürümleşmiş durumda. Bir yandan temelleri Cumhuriyetin kuruluş sürecine dayanan yapısal sorunlar, diğer yandan ‘tek kutuplu’ kapitalist küreselleşme kuşatmasına ayak uydurma zorunluluğu... Yapısal sorunlar ve zorunluluklar... Devlet statükosunun çivilerini oynatacağı için sorunların çözümünden ısrarla kaçılıyor; korunmaya çalışılan statüko, diğer yandan da ‘küreselleşme’ tazyikine uydurulmaya çalışılıyor. Tam bir cambazlık yani... Sorunlarıyla cebelleşen, kendi içinden çözüm üretme yeteneğini kaybetmiş bunalımlı bir hastanın, bu mecalsizliğiyle bile birilerini kandırma cambazlığı...
    Hasta sistemin, kendi siyaset esnafına hastalığından başka bulaştıracağı bir şey olamazdı tabii. Giderek daralmış (ve de dayatılmış) siyaset makası içinde debelenmek, tüm yaratıcılıklarını sadece yalan ve düzenbazlıklara hasretmek ama sonuçta çocukların bile gülemeyeceği acemi cambazlıklarla yetinmek...
    Askerin bir mailiyle tepe takla olan (o çok anayasal!) Cumhurbaşkanlığı seçimleri, eli böğründe apışıp kalan (‘milli irade’den müteşekkil) “yüce Meclis”... Ve şimdi apar topar bir seçimle oynanmaya çalışılan “nerede kalmıştık?” cambazlığı! Bir oyun bu; sistemden beslenenlerin, sistem çocuklarının oyununu izliyoruz. Kurallar belli bu oyunda: Küresel ekonomi mi dersiniz, neoliberal ekonomi mi (ki sonuçları servet-sefalet, emek-sermaye arasındaki uçurumun daha da derinleşmesidir), işte o alternatifsiz savunulacak. Yani sınıf eksenli bir siyasal düzlem unut(tur)ulacak... Kürt sorunu başta olmak üzere demokrasi ve özgürlükler meselesine kafa yorulmayacak. Demokrasisizlik makamı bozulmayacak yani... Gerisi serbest! Bu ‘yasaklı’ konuların üzerinde atlayan, ne dediği, ne savunduğu konusunda “sır vermeyen” siyaset esnafı, “laiklik-dincilik” anaforunda, ‘milliyetçilik’ kayığına binip, “ulusalcılık” muhabbetleriyle geviş getirip dursun artık.
    Her yol sirke çıkıyor nasılsa!
    ‘Şeriat’ sendromu
    Seçim öncesi siyaset koordinatları içerisinde ‘milliyetçilik’ (birilerince de ‘ulusalcılık’), adeta ‘dokunulmaz’ bir zırha büründürülmüş durumda. Kimse milliyetçiliğine toz kondurtmuyor. Geçmişin sosyal demokratları, bazı solcuları şimdi milliyetçi, ‘ulusalcı’ kimlikleriyle piyasadalar. “Laiklik-dincilik” kıskacında suçlayanlar da, suçlananlar da, milliyetçiliklerinden bir an olsun imtina etmiyorlar. ‘Derin’ merkezlerin, statükonun korunmasına dönük son yıllardaki faaliyetlerinin ivme kazandırdığı, alan açtığı bir çizgi, milliyetçilik. Güvenlik politikalarının, toplumsal destek için gereksinim duyduğu en başat siyaset... Genelkurmay’ın son muhtırasında da “Ne mutlu Türküm demeyen, düşmandır” şeklinde bir kez daha altı çizildikten sonra, her ağzını açanın “Ne mutlu ki Türk milliyetçisiyiz” demesinde şaşılacak bir şey yok.
    Son cumhuriyet mitingleriyle “makulleştirilerek” popüler kılınan bir türünün de eklenmesiyle iyice genleşen milliyetçilik, hepsinin ortak paydası... Peki ya “şeriat tehdidi” söylemi? Bir sendrom haline gelmiş durumda. Seçim siyasetinde “laiklik” ile birlikte adeta bir ‘ayrıştırıcı’ ölçüt olarak kullanılıyor. İki taraf, sadece bu kavramlarla ayrıştırılıyor, benzerlik ve aynılıklar ise bu ayrıştırmanın gölgesinde yok sayılıyor.
    Kitlelerin aktığı bir nehrin iki yakasında karşılıklı olarak suya atılmış iki olta; “laiklik savunusu” ve “şeriat tehdidi”... Öyle bir düzenek ki, oltalara takılanlar dışında kaybeden yok. CHP, gerçek muhalefet zeminlerinde biriken AKP karşıtı tepkiyi “Şeriat kapıda” diyerek kendisine akıtmaya çalışıyor. Geleneksel laik-demokrat tabanda yaratılmış “laiklik elden gidiyor” korkusu da önemli bir dayanak oluyor.
    Peki bu durum AKP’nin aleyhine mi oluyor bütünüyle? Hayır. Bir kere, sınıf eksenli bir muhalefetin basıncından önemli ölçüde yırtmış oluyor. Ve bir de dini inançlı büyük kitlelerin “laik” tepkiye karşı reaksiyonlarının en başta gelen adresi düzeyini yakalıyor.
    Sınıf siyasetçileri ve demokrasi güçleri açısından, kullanımında çok cömert olunmaması gereken “şeriat” söyleminin işte böyle ikili manipülasyon niteliği var: AKP’yi eleştirirken “şeriatçılığını” öne çıkartmak, hele bugünkü güçler dengesinde, açıktır ki laiklik hassasiyetlilere CHP’yi (Nitekim laikçi cephenin “şeriatçı AKP” diye yırtınan Perinçekçi militanlığın payına düşeni Kadıköy’deki 1 Mayıs’ta gördük; toplam 200-300 kişiydiler!), dindarlara ise yine AKP’yi adres göstermektir.
    Niyetlerden bağımsız bir sonuçtur bu.
    ‘Laik-neoliberalizm’den buyurmaz mısınız!
    Sirkin “ana muhalefeti” ortada işte. Milliyetçilik dalgasına kapılmış, zaptiyelerce kendisine ezberlettirilmiş “laiklik elden gidiyor” tekerlemesiyle “muhalefet” siperinde yırtınıp duruyor. Sağlığında milliyetçiliği dışında bir numarasını görmediğimiz Ecevit’in cesedini koluna takmış, solu birleştiriyormuş! Neden? Lafzı dışında kendisi zaten olmayan laikliği korumak için mi! Peki AKP Hükümeti laiklik karşıtı mıydı sadece? Bütün o yoksulları, emekçileri vuran icraatları nereye koymalı. Ama bunları eleştirmek, neoliberalizmi, o Baykal’ın kırmızı halılarla partisine davet ederek yönetici yaptığı Kemal Derviş’i de eleştirmek olur değil mi! Neden boşuna nefes tüketsin ki Baykal. Sermaye Baykal’ı, Baykal kendisini de ayakta tutan sermayenin çöplüğünü iyi bilir nasılsa! Bakın patron gazetesi Referans’a verdiği mülakatta, artık siyasi partilerin uygulayacakları ekonomi politikalarının belirli bir çerçevesi olduğunu, herkesin bu çerçeve içinde kalacağını söyleyerek, CHP’nin uygulayacağı politikaların da bu doğrultuda olacağını vurguluyor: “Ekonominin giderek globalleşmekte olduğu, sermaye hareketlerinin ekonominin ayrılmaz bir parçasını oluşturduğu, ticaretin giderek serbestleşmekte olduğu dikkate alınarak bir politika ortaya konacaktır”!
    Şimdi, bu itiraftan sonra; açları, yoksulları, işsizleri “şeriat”tan korumaya kararlı(!) işte bu Baykal’lı CHP’nin, açlık, yoksulluk, işsizlik gibi gerçek belaların türediği neoliberal ekonominin tetikçisi olmak için sırasını kolladığını kim inkar edebilir ki.
    Ve bir not daha: Bütün o “laiklik-şeriat” gürültüsünün altında görmezden gelinerek atlanan neoliberal yıkıma ilişkin bu sessizlik, AKP’ye yapılmış bir ‘kıyak’ değil, neoliberal çizgide kesin tercihini yaparak bütünleşmiş sermaye ve devlet sistemine duyulan sorumluluğun gereğidir. Burjuva sınıfsal kimlik bunu zorunlu kılmaktadır. Bütün sistem partilerinin boynuna asılmış bir devlet fermanının gereğidir bu sorumluluk halleri...
    Aç gözlü kargalar...
    Birbirlerine demediklerini bırakmadılar. Seçim kampanyalarında daha neler de diyecekler. Ama o kadar benzeşiyor, o kadar aynılar ki. Daha baştan, şu ortak oldukları tezgaha bakar mısınız. Yüzde 10’luk seçim barajından ve bağımsız adayları zorlayacak seçim pusulası hilesinden bahsediyoruz. Aç gözlü kargalar nasıl da bir araya geliverdiler. Nasıl da omuz omuza, kol kola oynadılar rollerini.
    Hani AKP “rejim düşmanı” idi. AKP çoğunluğunu bir anda dağıtacağı açık olan yüzde 10 barajının kaldırılmasının neden önüne geçildi peki? Sonra bu ‘pusula’ kepazeliği... CHP, “rejim düşmanı AKP”, diğerleri ve nihayet değişikliği onaylayan laiklik bekçisi Cumhurbaşkanı Sezer, hep birlikte, ‘rejim’i Kürtlerden ve emek ve demokrasi diyenlerden korumak gibi “kutlu” bir savaşın gözü pek neferleri oldular. Uzun söze gerek var mı? Bu “rejim düşmanı şeriatçılar geliyor” masalının ateşli anlatıcılarından Emin Çölaşan’ın şu sözleri her şeyi özetlemiyor mu zaten:
    “DTP’yi Meclis’te istemeyen sistem de, elbette önlemini alıyor! Şimdi Diyarbakır bağımsız adaylarının isimleri çok sayıda parti ve öteki bağımsız adayların arasında kaynayıp gidecek. (...) Nice DTP’li seçmen, büyük olasılıkla oy vereceği adayı onlarca isim arasında bulamayacak. (...) Sayı kabarınca, okur yazar olmayan seçmen damgayı nereye vuracağını şaşıracak. Anayasa değişikliği bu yüzden yapıldı!”
    Çölaşan, doğru söylüyor. Ve de ‘sistem’ denileni ne de güzel deşifre ediyor. Ama işte, Kürtlerin Meclis’e girmesini zora koşmak, engellemek bir ‘sistem’ tercihi ise, bu tercih de birbirleriyle “laiklik-dincilik” muhabbetleri yapanların ‘ortak’ meselesi oluyorsa, ortaya çıkan bir başka gerçek daha yok mudur? O “rejim düşmanları”, “laiklik-şeriatçılık” atışmaları, en azından ‘sistem içi’dir. Bütün aykırılıklarına karşın, ihtiyaçlara ilişkindir. Sistemin asıl dışladığı ise o çok sözü edilen “laik rejim düşmanlığı” değil de, Çölaşan’ın da itiraf ettiği gibi, Kürt siyasetinin Meclis’e girmesidir. Antidemokratik sistem açısından, demokratik olan ve sakınılması gereken de budur zira.
    Bu arada, muhtıranın tozu dumanı altında, Şemdinli bombacısı Mutkili Ali’yi aklama kararlılığı da bu antidemokratik derinliğin kararlılığı ve cüretinden değil midir zaten...
    Vedat İlbeyoğlu
    www.evrensel.net