Fotoğraf: Evrensel

MEDYADA GEÇEN HAFTA

AKP Hükümeti kurulduğu günden bu yana medya ile ilişkilerinde hep bir “karanlık taraf” oldu. Baskılar, el koymalar, uçağa çağırmalar, çağırmamalar az ya da çok tartışıldı da, beş yıldır “akçalı” ilişkilerin aslını bir türlü doğru dürüst öğrenemedik


Petrol lekesi
AKP Hükümeti kurulduğu günden bu yana medya ile ilişkilerinde hep bir “karanlık taraf” oldu. Baskılar, el koymalar, uçağa çağırmalar, çağırmamalar az ya da çok tartışıldı da, beş yıldır “akçalı” ilişkilerin aslını bir türlü doğru dürüst öğrenemedik.
Petrol Ofisi meselesi de böyle. Hükümet tarafından el konmadan önce Sabah bu konuda çok bastırıyordu, malum. Petrol Ofisi, Doğan grubu tarafından satın alınmış bir şirket. Gayet kârlı bir kuruluş olmasına rağmen, borçları taksitlere bölünmüş, sürekli ertelenmiş, en sonunda da zaman aşımına uğramasına ramak kalmıştı.
Dediğimiz gibi, meselenin aslını, yani Hükümet yetkilileriyle Doğan grubu yöneticilerinin nasıl pazarlıklar yaptığını bilemeyiz. Ama daha önceden açığa çıkan bu türden bağlantılar hesaba katılınca, birtakım tahminler oluyor ister istemez. Nedeni basit. Doğan grubu, ülkenin en büyük medya grubu, 7-8 gazetesi, uydudaki tematik kanallarla 20’den fazla televizyon kanalı, reklam pastasının yarısına sahip dev bir şirket. Hükümete istese “Benimle aranı bozmak istemezsin” mesajları göndermek, bir yerde “hakkı”. Yani isterse, daha kimse bir şey ilan etmeden, Tayyip Erdoğan için “11. Cumhurbaşkanı hayırlı olsun” (16 Nisan, Sabah, manşet) diye kutlama manşetleri atabilir. O olmazsa, Gül’ü Cumhurbaşkanı ilan edip (“Çankaya’da Gül Dönemi”, 25 Nisan, Sabah, manşet) AKP’ye düşkünlüğünü her yönüyle belli edebilir. Ya da “Fiyakası bozuldu” (1 Mayıs, Hürriyet, manşet), “Köşk’te Arınç gölgesi” (3 Mayıs, Hürriyet, sürmanşet) gibi haberlerle kendince “ayar” çekebilir.
Yani “Rezil de eder, vezir de” dedikleri cinsten. Ama bir de “Rezil de olur” boyutu var.
Diğer yandan, borç büyük. Hükümet Aydın Doğan’a “Borcunu ödesene kardeşim” de diyebilir, “Neyse, paran olunca verirsin” de. İkisi arasında büyük fark var elbette.
Buraya kadarkilerin hepsi tahmin. Ama şunlar, yaşananlar:
Aydın Doğan’ın en büyük gazetesinin genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök, 22 Mart günü şunları anlatmıştı: Gazetecilik hayatı boyunca Başbakanlarla sık sık görüşmüştü, ancak bir tek Tayyip Erdoğan’la böyle bir ilişki kuramadığından şikayetçiydi. Açık açık şöyle yazmıştı: “Erdoğan’la, Başbakan olmadan önce çok iyi ilişkimiz vardı. Ancak Başbakan olduktan sonra beni sadece bir kere aradı.” Konu, Cumhurbaşkanlığıydı. Diyebilirsiniz ki, gayet normal, bir gazeteci Başbakan ile görüşmek istiyor. Peki.
Ondan kısa bir süre sonra Petrol Ofisi, cezasıyla birlikte bir milyar YTL’nin üzerindeki vergi borcunu, 270 milyon YTL’ye, yani dörtte birine düşürmek üzere Maliye Bakanlığı ile anlaştı. Buna da denebilir ki, alacaklı ile borçlu uzlaşıp bir anlaşmaya varmışlar, yasalara uygundur. Ona da peki.
Aradan çok az bir süre daha geçti ve Başbakan Erdoğan ile “Benimle görüşmüyor” diyen Ertuğrul Özkök görüştüler. Hürriyet’in sürmanşetinden verildi bu sohbet. Hem de pek anlamlı bir manşetle: “Bana hâlâ söylemeyecek misin”. Elbette haberi okuyanlar bu sözün Emine Erdoğan tarafından Başbakan’a Cumhurbaşkanı adayını açıklayacağı günün sabahında söylendiğini öğrendiler. Ama Ertuğrul Özkök ile onu yıllardır “aramayan” Tayyip Erdoğan’ın yan yana görüldüğü fotoğrafıyla birlikte düşününce de yeterince anlamlı bir manzara oluşuyordu.
Alt tarafı Başbakan’la bir röportaj yapılmış, öyle mi?
Bunlar hiçbir şeyi kanıtlamaz. Ama kuşkulanmaktan daha doğal bir şey de olamaz. Bütün bu “aramıyor” imalarının, borç indirimlerinin ve hemen arkasından gelen samimi röportajların başka bir anlama gelmediği konusunda okuru ikna etmek zorunda olan biz değiliz, onlar.
Sabah’ın da yeni safı buna müsait olmadığından, kimse bunları tartışmaya kalkmıyor. Akşam’da Serdar Turgut “töhmet” gibi epeyce hafif kaçan ifadeler kullandıktan sonra olayın bir “halkla ilişkiler fiyaskosu” olduğunu ilan etti. Neler yapıldığından çok nasıl göründüğüyle ilgileniyor gibiydi. “Hürriyet markası benim için önemlidir. Ona leke düştüğünde tüm sektöre leke düşüyor” gibi de bir gerekçesi vardı.
Bizim niyetimiz yalnız Hürriyet’i eleştirmekken bakın mevzu nerelere vardı. Hem de petrol lekesi bu, kolay çıkmaz.
Adnan Hoca, keşke ‘yansa’
Bir zamanların medyatik siması Adnan Hoca, yine manşetlere düşmeye başladı. Birkaç gün önce Adnan Hoca taraftarı olan oğlu ile arası bozulan bir babanın sıkıntısının duyulmasıyla başlayan haberler zinciri, bir Yargıtay kararıyla yaygınlaştı.
Cumartesi günkü Hürriyet’in manşeti “Adnan Hoca şimdi yandı” diyordu. Yargıtay, Adnan Oktar’ın da aralarında bulunduğu 18 sanık davasının zamanaşımına uğraması yönündeki mahkeme kararını bozmuştu, Adnan Hoca örgüt suçundan yargılanacaktı. Hoca, medyanın karşısına çıkıp açıklama yapmaya kalktı. Bu kez de Vatan’ın manşetten hedefe alındı: “Atma Adnan din kardeşiyiz”.
Manken müritleriyle 10 yıl kadar önce gündeme gelen ve medyatik olan Hoca, o günlerdeki davaların ardından bir süre ortadan kaybolmuştu. Dönüşü ise, evrim karşıtı, uyduruk ama çok kapsamlı bir kampanyayla olmuştu. Kitaplar bastırdı, müzeler açtı, sergileri her yana yaydı... Bütün bu bilime aykırı yayınlara ve kampanyalara üniversiteler isyan etse de, medya Adnan Hoca’nın “dini savunma” pozisyonuna tek kelime laf etmemişti. İlanlar verdi, ilandan parayı kazanan gazeteler de bedava dağıtılan milyonlarca kitabı görmezden geldi, ya da daha kötüsü övmeye kalktı.
Tüm bunlar olmamış gibi Hürriyet buyuruyor: “Adnan Hoca şimdi yandı”. Arkasındaki medya desteği olmasa, çoktan yanmaz mıydı?
Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net