DURUM

  • Ülkemizdeki politik kültür, cami ve kışla üzerine oldukça zengin bir literatüre sahiptir. Politikacılar, ülkenin politik gidişatında din ve laiklik meseleleri öne çıkmaya başladığında, camiye ve kışlaya siyasetin girmemesi gerektiğini sıkça dile getirirler.


    Ülkemizdeki politik kültür, cami ve kışla üzerine oldukça zengin bir literatüre sahiptir. Politikacılar, ülkenin politik gidişatında din ve laiklik meseleleri öne çıkmaya başladığında, camiye ve kışlaya siyasetin girmemesi gerektiğini sıkça dile getirirler. Cami ve kışla ilişkisi, bazı ‘veciz’ sözlere de konu olmuştur. “Camiye ve kışlaya siyaset girmesin”, herhalde bu veciz sözlerin en ünlüsüdür. Ama ülkede cami ve kışla her zaman siyasetin içindedir ve bazı dönemlerde bu durum daha da belirgin ve açık hale gelir; kışla ve cami, şu günlerde olduğu gibi siyasetin tam göbeğinde yer alır.
    Kışla ve cami ikilisine ait ilişkiye son katkılardan bir tanesi Mehmet Ağar’dan geldi. Ağar, AKP ve CHP’yi “milletin değerlerini birbirleriyle kavga ettirmekle, ülkeyi ikiye bölmekle suçladı” ve “Cami de bizimdir, kışla da bizimdir” dedi. Ağar, her ne kadar caminin de kışlanın da milletin “değerleri” olduğuna vurgu yapmak için söylemişse de; politik gerçekler, kışlanın da caminin de politikacılar ve düzen partileri tarafından sıkça kullanıldığını, bunları “kullanma hakkına” onların sahip olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Önümüz seçim dönemi ve bugün “büyük” sayılan partiler, ‘Biz kullanmıyoruz’ diyerek kışla ve camiyi kullanmanın pek çok yolunu bulacaklar.
    Bugün ülkenin politik yaşamına damga vuran bölünme, hepimizin bildiği gibi “laik ve dinci” bölünmesidir. Halk, iki kutba bölünerek bu taraflardan birinin yedeğine takılmak istenmektedir. Generallerden başlayarak onlarla aynı cephede yer alan bazı politik partilerin yöneticileri -CHP gibi-, bu bölünmenin “laik” tarafında yer almakta; modern yaşamın, mevcut laikliğin tehlikeye düştüğü korkusunu yayarak laik yaşamak isteyen kitleleri, CHP’nin arkasına yığma operasyonu yürütmektedirler. Bu, “laikçi” cephedir ve aynı zamanda devlet iktidarına sahiptir.
    Diğer tarafta AKP ve onun hükümeti bulunmaktadır. Bu cenah, halkın dini değerlerine sahip çıktığını söylemekte; bu aralar sıkça “Türkiye laik, demokratik bir hukuk devletidir” argümanını da kendini savunmak için ileri sürmektedir. Kitlelere dönüp alttan alta dini ve oradan kaynaklanan öğeleri kullanmakta, diğer taraftan “Bizim diğer partilerden farkımız yok” demektedir. Bu tarafın, “laikçileri” sadece rakı içme, bikini giyme, tatlı hayat yaşama savunucuları gibi gösterme konusunda üstün bir yeteneği var ve büyük ekonomik ve sosyal zorluklar içinde yaşayan işçi ve emekçi kitleleri yedeklemeye çalışıyor. Bu cephe de “dinci” ya da anti-laik diyebileceğimiz cenahı oluşturuyor.
    Bir de Ağar ve Mumcu gibiler var. Onlar da seçimlere giderken bu bölünme üzerinden parsa toplamaya çalışıyorlar. İlk iki tarafı “milleti bölmekle, onun değerlerini birbiriyle kavga ettirmekle” suçluyorlar. Cumhurbaşkanı seçtirmeme operasyonunda “laikçilerle” birlikte davrandılar. Ama artık seçim süreci başladı ve bunlar, “akıl ve sağduyunun” temsilcileri olarak “birleştirici ve bütünleştirici” bir role soyundular. Ama demokrasi, bağımsızlık, laikliği gerçek biçimiyle uygulama gibi konularda, bugün uygulanan ve egemen olan anlayıştan farklı bir tutumları yok. Koşullara göre iki taraftan birine yedeklenmekten başka seçenekleri yok. Dolayısıyla bunlara “üçüncü taraf” da denilemez.
    Oysa söylenenlere, yüzeydekine değil de işin derinine ve özüne bakıldığında, modern toplumsal, siyasal yaşama göre ne “laikçi” gerçek bir laiklik anlayışına -devletin dinden bütünüyle el çekmesi, inanan ve inanmayan için eşit yasalara sahip olması vb.- sahip, ne de “dinci”, gerçek bir şeriat yönetimi savunusu -içerisinde elbette çeşitli akımlar var ama belirleyici olan, henüz bunlar değil- yapıyor. Uygulanacak temel politikalarda -dış politika, ekonomi politikası vb.- birleşiyorlar, halkın gerçek sorunlarına eğilmesinin önüne sürekli engeller çıkarıyorlar. Şimdiye kadar herkesi “bölücülükle” suçlayanlar, şimdi, halkın yukarıda anlatılanlar temelinde bölünmesinden yanalar.
    Bugün ülkenin politik yaşamında etkili olan başlıca bölünmeler bunlar ve eğer demokrasi cephesi seçimlere güçlü giremezse, seçimlere damgasını vuracak bölünme de bu olacak. Oysa demokrasi mücadelesinin yükseltilmesi, halkın ekonomik ve sosyal sıkıntılarını hafifletecek taleplerin savunulması, işçi ve emekçi halkın kendi sorun ve talepleri etrafında birliğinin sağlanması gerekiyor. Halk için mevcut durumdan kurtulmanın yolu, bölünmekten değil birlik ve mücadeleden geçiyor.
    Ahmet Yaşaroğlu
    www.evrensel.net