JİN û JîN

  • Geçen hafta bu köşede Anneler Günü’nü paylaşmıştık. Bu yılın anneler gününde kadınların en önemli taleplerinin laiklik ve barış istemi olarak açığa vurulduğunu, kadınların eyleminden yola çıkarak vurgulamıştık.


    Geçen hafta bu köşede Anneler Günü’nü paylaşmıştık. Bu yılın anneler gününde kadınların en önemli taleplerinin laiklik ve barış istemi olarak açığa vurulduğunu, kadınların eyleminden yola çıkarak vurgulamıştık.
    Sevgili Gülsüm Cengiz’in kaleminden çıkan bir eseri de bugünlerde okuma fırsatım oldu. “Yaşamın İzindeki Kadınlar”, 12 Eylül sürecini kadınlığın annelik deneyimi üzerinden yansıtan şiir yüklü bir tiyatro oyunu denemesi.
    Eseri okurken, gözyaşlarından kurtulmak mümkün değil.
    Nazım Hikmet’in annesi Ressam Celile Hanım’ın oğlu ile birlikte yürüttüğü açlık grevi ve Nazım’ın özgürlüğü için imza toplama eylemi, ilk gözaltında ölüm gerçeği, Didar Şensoy ve Reha İsvan gibi isimlerin yaşam öykülerinden kesitlerin de yer aldığı kadınların mücadeleyi öğrenme süreci…
    Gülsüm Cengiz’in çok iyi tanıdığımız şiirlerinin eşlik ettiği oyun metninde, çoğu politik mücadelenin dışında, ancak kuşkusuz hepsi de dürüst, haksever, fedakar insan kimliğinin yansıdığı annelerin, bir “eylül gününde” çocuklarının üstüne çöken karabasandan çocuklarını kurtarmak için verdikleri analık uğraşı anlatılıyor.
    Bu anneler, çocuklarına politik bilinç vermemişlerdir evet ama, fedakarlığı, insan sevgisini, dürüstlüğü, adalet duygusunu vermişlerdir oğullarına ve kızlarına. Bu vicdanla donanmış evlatlar, ikincil olarak kendi anne-babalarını da kapsayacak şekilde toplumun kurtuluşu mücadelesine atılmışlardır.
    Bir askeri darbenin barışseverlerin, sendikacıların, aydınların, yazarların, öğretmenlerin, işçilerin, gençlerin ve kadınların kitleler halinde gözaltına alınması, tutuklanmasının belgesidir bu kitap. İşkence, tecavüz, gözaltında ölüm ve kayıplar, yargısız infazlarla toplumdan ya da bütün bütün hayattan koparılmasına karşı evlatlarıyla birlikte direnmeye çalışır kadınlar…
    Onlar, farkında olmadan, kendi eylemleriyle bir süre sonra anlamışlardır ki, birer “devrimci anası”dırlar… Eserde, paralel bir kurgu halinde verilen diğer bir kimlik “sıradan annelik”tir. Hamilelikten başlayan kaygılar, koruma tutumu, ilk emekleme, ilk diş, ilk yürüyüş, ilk düşüş… Annelik ne büyük emek, ne büyük fedakarlık, ne büyük sorumluluk işidir. Bir can dünyaya getirmek, kendi bedeninden bir beden yaratmak ne büyük olay… Ve bir kez bu oldu mu, artık bu küçücük insanın canı anneye emanettir, yaşamından o sorumludur. Annelik öyle bir şeydir ki, yaşamının sonuna kadar bu sorumluluğun eksilmesi mümkün değil.
    Gülsüm Cengiz, işte bu iki annenin yazgısının paralel gibi göründüğü anda bile nasıl kesiştiğini, “sıradan” annelik ile “devrimci” analığının nasıl dolayımsızca aynılaştığını duyurur bize.
    Bu kitabı bugünlerde, herkesin okumasında fayda var…
    İnsan belleği nisyan ile malul olduğundan, darbe “hukukunu(!)”, “darbe hümanizmini(!)”, “darbe demokrasisini(!)”, “darbe çağdaşlığını(!)” yeniden anlamaya ihtiyaç var. Bugün yüz binlik mitinglere katılanların pek çoğu, bu darbelerin de mağdurları arasındaydı. Ya da o dönemi yaşamamış olanlar, potansiyel mağdurları olabilir.
    Mitinglere katılanların büyük çoğunluğunun darbe taraftarı olmadığını, demokrasi mücadelesi verme amacında olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak onlar, gözlerini ve kulaklarını açık tutmazlarsa, malum güçlerin kendilerine ve hepimize nasıl bir gömlek biçtiklerini sezemeden bir deli gömleği daha giydirilebilir.
    Samsun mitinginde kitlelere söyletilen milliyetçi aforizmalardan sonra, Ankara’da patlatılan bombalar ve peşinden yapılan askeri açıklamalar… Bu kitabı günün annelerine bir çağrı olarak da okuyabilirsiniz.
    “Eylül günlerine” ne kadar yaklaşıyoruz, tehlikenin farkında mısınız?
    Yıldız İmrek Koluaçık
    www.evrensel.net