tiyatroyu meslek yapmamız gerekli

İstanbul Şehir Tiyatroları’nda 1987’de sahnelediği “İki Efendinin Uşağı” ile Kültür Bakanlığı “En İyi Yönetmen” ödülünü, 1989’da aynı tiyatroda yönettiği “Kral Lear” ile de Avni Dilligil “En İyi Yönetmen” ödülünü kazandı. 1993-94 sezonunda da, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği İstanbul Jürisi tarafından ödüllendirildi.



ışıl kasapoğlu kimdir?
İzmit Şehir Tiyatrosu ve Semaver Kumpanya’nın kurucusu olan Işıl Kasapoğlu, Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. Paris’te Sorbonne Üniversitesi Tiyatro Bölümü’nde gördüğü eğitimi, 1981’de tamamladı. Paris’te Pierre Vial atölyesinde çalıştı.
İstanbul Şehir Tiyatroları’nda 1987’de sahnelediği “İki Efendinin Uşağı” ile Kültür Bakanlığı “En İyi Yönetmen” ödülünü, 1989’da aynı tiyatroda yönettiği “Kral Lear” ile de Avni Dilligil “En İyi Yönetmen” ödülünü kazandı. 1993-94 sezonunda da, Tiyatro Eleştirmenleri Birliği İstanbul Jürisi tarafından ödüllendirildi. Takip eden sezonda, Kültür Bakanlığı’ndan ikinci kez ödül aldı.

Bu sezon üç farklı oyunla seyirci karşısına çıktınız ve iki tane de yeni oyun hazırlıyorsunuz ve 5. kuruluş yılınızı kutlamaya hazırlanıyorsunuz. Siz ayrıca başka tiyatrolarda da tiyatro yapıyorsunuz nasıl başarıyorsunuz bunları, Semaver Kumpanya nasıl yaşıyor?
Semaver Kumpanya, yani burası, Işıl Kasapoğlu tiyatrosu değil. Bugün Işıl Kasapoğlu gitse, bu kurum gene var ve var olacak. Bir kere bu çok önemli ve bunu çok önemsiyorum, yani bir kurum olma ve bir yere doğru ilerleme, kalıcı olabilme, sürekli olabilme ve hep bir şeyi anlatmak için var olabilme. Ve bu Işıl Kasapoğlu’suz da geçerli; yani Semaver Kumpanya diye bir kavram var artık. Bu kavram çalışma şekliyle, üretimiyle ve yaşama şekliyle de kendini belli ediyor. Nerdeyse Türkiye’de tek bu grup. Bunu sadece bir saptama olarak söylüyorum. Yani bugün diğer gruplara baktığımız zaman hep arkadaşlarımızın adları, meslektaşlarımızın adları üstüne kurulmuş. Bu meslektaşlarımız bugün o mesleği bırakmak istedikleri anda kalmayacak nerdeyse hiçbiri. Ama Semaver Kumpanya kalacak, çünkü Semaver Kumpanya bir yaşama biçimi, bir anlatım biçimi; yani bir kolektiften önce, daha soyut bir şey diye düşünüyorum. Burayı oluşturan insanların tamamı, bizim söyleyecek bir şeylerimiz var ve bunu hep birlikte inançlarımızı birleştirelim ve söyleyelim diye geliyor ve bütünleşiyorlar.
Semaver Kumpanya ortak bir akıl ve ahlak yarattı. Öyle yerlere geldik ki beni gerçekten duygulandıran şeyler var: Bugün içimizden herhangi bir arkadaş gidip bir dizide oynuyorsa bir bakıyoruz ki, kimseye söylemeden dekorun demir parasını veya bir tane projektörün parasını o ödemiş. Grubumuzu oluşturan insanların yerleşik olarak bir yaşama biçimi, bir ahlak oluşturduğunu söylerken bunları kastediyorum ve bu davranışlar Semaver Kumpanya’nın sadece tiyatroda değil, ortak üretimde ve insan ilişkilerinde de önemli bir yere geldiğinin işareti.

Semaver Kumpanya bu süre içinde aynı zamanda bir üretim ahlakı da oluşturdu diyebilir miyiz?
Benim ve arkadaşlarımın son dönemlerde bağıra çağıra haykırdığımız en önemli şeylerden biri, zaten tiyatroda etik kavramı. Bu kavram tiyatro alanına girmediği sürece, tiyatro da tiyatro olmayacak ya da devlet, hükümet neyse tiyatro da o olacak. Oysa tiyatro kendi başına bir muhalefet olması gerekiyor. Ama tiyatronun da muhalefet olabilmesi için bir meslek olması gerekiyor, bu mesleğin de bir etiği olması gerekiyor. Son dönemlere bakın; bugün herhangi bir oyuncu, sorumsuzluk yaptığı ya da ciddi davranmadığı gerekçesiyle gruptan atılıyor, sonra bir bakıyorsunuz bir başka grupta çalışmaya başlıyor ve o zaman meslek etiği burada bitiyor. Tıp mesleğinde bugün gizlice birisinden böbrek çalıp başka birisine aktaran doktor meslekten atılıyor, çünkü o doktor meslek etiğine aykırı davrandığında cezalandırılıyor ama tiyatroda neredeyse taltif ediliyor. Bugün bu meslekte çürümüşlerle birlikte yaşıyoruz, biz de haliyle çürüyoruz.
Semaver Kumpanya’nın kendi sürekliliğini sağlayabilmesi için bizim üzerinde durduğumuz tek olgu var; o da etik sorununa eğilmemiz ve bunu çözmüş olmamızdır.
Biz bu etik meseleye yapışmış durumdayız, yani elbirliği ile bütün tırnaklarımızla buna çok dikkat etmeye uğraşıyoruz. Bu ortamda bulunup da samimi olarak bir iş yaptığına inandığımız herkese yardım etmek bizim için bir etik duruş oldu. Bugüne kadar kim bizden projektör, salon vs. istediyse verdik hiç karşılık beklemeden. Türkiye’de tiyatronun muhalefet olabileceği ve tiyatronun yapacağı her gösteride mutlaka arkadaşlarımız bu muhalefetin içinde isteyerek yer alıyor. Şehir Tiyatroları’nın tahrip edilmesine, Atatürk Kültür Merkezi’nin (AKM) yıkılmak istenmesine, veya herhangi bir toplu cenazede hepimiz varız.
Mesela ödenekler konusunda aynı etik tavrı koyduk. Biz dedik ki, ödeneğe başvurmayacağız; ta ki Türkiye’de kamu tiyatrosuyla ticari tiyatro birbirinden ayrılıncaya kadar.

Oyunlarınızı seçerken ya da sezonda repertuarınızı oluştururken kriterleriniz nedir? Oyunlarınızı neye göre seçiyorsunuz?
Biz sürekli okuyan bir ekibiz, yenilikleri takip ediyoruz; yani dünya üstünde neler yazılmış bunu takip ediyoruz. Bu sadece benim sayemde olmuyor, etrafımdaki arkadaşlar sayesinde de oluyor. Seçtiğimiz oyunlar hiçbir zaman ertesi gün çıkmıyor piyasaya; hep kafamızda pişiyor. Mesela şu anda üzerinde çalıştığımız oyunu ben ta 1989’dan beri saklamışım, bir gün vakti gelecek ve sahneleyeceğim diye. Yani sürekli bir birikim yapıyoruz ve bu birikimler içindeki tek yer, zamanı geldiğinde kendisi boğazımdan çıkıyor ve ağzımdan dökülmeye başlıyor. Aslında mesele bu kadar basit yani tüm bu duyarlılıklar, şunlar bunlar, kafamda binlerce tekst var arkadaşlarımda binlercesi var... Her zaman yeni önerilerle geliyorlar; bakıyoruz, okuyoruz ve tartışıyoruz. Güncele ve tiyatromuzun sanat politikasına, kadrosuna uygunsa seyirciyle buluşturuyoruz.

Oyun seçiminde Semaver Kumpanya’nın öncelikleri var mı? Yani Türkiye’nin ya da dünyanın sorunlarına ilişkin özel olarak şu sorunu tartışalım ya da şu olguyu yeniden sorgulayan bir oyun bulalım da seyirciyle buluşturalım diye özel bir politikanız oluyor mu?
Semaver Kumpanya’da biz hiç bütçe yapamadık, yapmıyoruz. Yani bir oyunu yaparken, kasamızda beş kuruş yok filan diye düşünmüyoruz ve dalıyoruz işin içine. Tamamen metinden yola çıkıyoruz, metin olmasa tiyatronun olmayacağını biliyorum.
Bizim yüzlerce, binlerce gerçek tiyatro oyunumuz vardır. Onun dışında birtakım alternatif yeni şeyler yapılmalıdır elbette ama bugün bir Shakespeare oynamayı bilmeyen ya da Moliere oynamayı, Haldun Taner oynamayı bilmeyenler çıkıp alternatif tiyatro adı altında birtakım şeyler yapıyorlar ve bunu ben anlamıyorum. Bu insanlara sevgim sonsuz ama anlamıyorum.
Bazı tiyatrolarda gerçekten iki kişilik üç kişilik oyunlar seçiyorlar ki daha çok turneye çıkabilsinler. Bizim en küçük oyunumuz 20-25 kişi; o yüzden de turneye çok gidemiyoruz, çünkü pahalıya geliyor. Ama her şeye rağmen istediğimiz oyunları bütün zorluklarına rağmen seyirciyle buluşturmaya devam ediyoruz. Biz tiyatroyu hayata ilişkin hoşnutsuzluğumuzu dile getirmek ve hâlâ dünyanın değişebileceğine olan inancımızla yapıyoruz.

Tiyatro sanatı tarihten bugüne bütün iktidarların boy hedefi oldu. Kimi zaman tiyatrolar sansür edildi, kimi zaman da tiyatro binaları yakıldı ve yıkıldı. Yani iktidarlar hep korktu tiyatronun kendi varlığını sürdürmesinden ve bir husumet besledi iktidarlar tiyatroya karşı. Şimdilerde mevcut iktidar bu husumeti kimi tiyatro binalarını yıkarak göstermeye çalışıyor. Nedir bu düşmanlık?
Geçmiş dönemlerde tiyatroya karşı özel bir husumetten söz edilebilir. Ancak bugün açısından bakıldığında herkes iktidara yükleniyor. Ben biraz meseleye tersinden bakmak ve kendimize yüklenmek istiyorum. Biz gerçekten bir meslek olamadık; meslek olsak, doğru düzgün örgütlenerek varlığımızı, işimizi sürdürebilsek bütün bunları yapamazlar. Ne AKM’yi yıkmayı ne diğer binaları yıkmayı ve tiyatro sanatına bu kadar yüklenmeyi göze alabilirler. Avrupa’da bu işler artık o kadar kolay değil, bir yasa var ve hükümet bu yasayı hiçbir zaman değiştirmeye cüret edemiyor. Çünkü orada hem bir örgütlü güç var hem de sanatçıların durumları, üretimleri yasa ile güvence altına alınmış durumda.

Örgütlülüğü meslek olmanın ve mesleği etik bir biçimde yerine getirmenin ön koşulu olarak koyuyorsunuz. Peki sizce dağınıklık üretimlere nasıl yansıyor?
Elbette, ama bireyler doğru ve etik olurlarsa o kolektifler de bir işe yarar; yoksa istediğiniz kadar kolektif olun, içinizde sizi oluşturan bireyler etik değilse bir şeye yaramaz. Yani üretime bir katkısı olmaz. Genel anlamda bakalım şu tiyatro dünyasına; bir kere sanatçıyım deyip televizyondaki pespayeliğin içinde oynayanları ben anlamakta zorlanıyorum. Dört yıl konservatuvarda akademik eğitim al, sonra da çık üçüncü sınıf bir şarkıcının arkasında rol kapma ve yer edinme uğraşı ver; bu olacak şey değil! Böyle olunca ne oluyor biliyor musunuz, yaptığımız bütün mesleği reddetmiş oluyoruz. Bu aynı zamanda şu demek; biz tiyatro okumadık, biz oyunculuk yapmadık, biz şarkı söylemesini çok iyi bilen bir arkadaşın altında oyun oynayabiliriz demek.

Akademik eğitim sürecinde bu çocuklar sanatsal sorumluluk ve ciddiyet olarak yeterli düşünsel derinliğe ulaşabiliyorlar mı? Sorun biraz da sanki orada aldıkları eğitimin, onları hayata yeterince hazırlayamaması. Dünyayı rasyonel olarak tanıyamamalarının da etkisi yok mu?
Tabii ki kendilerini hiçbir bakımdan tamamlamıyorlar. Ama Türkiye bunlara mezuniyetinden sonra başka bir dünya sunuyor ve bu aday esas o zaman kendini biçimlendiriyor. Yani Özal geliyor para kazan diyor, öbürü geliyor köşe dön diyor, şimdi bir bakıyorsun herkes para kazanmak istiyor. “Ama para kazanmam lazım” deniyor. Bunca yıl dünyadaki adını saydığımız önemli sanatçılar para kazanmak istemiyorlar mıydı, bunların hepsi salak mıydı, bunların hepsi milyarder çocuğu muydu? Peter Brook hayatı boyunca İtalya Komünist Partisi’nde uğraştı etti; bu adam hiç mi aç kalmadı? İnsanlar açıp kitapları okuduğu zaman görecekler ki bu insanlar bir yerlere geldiler ve bugün adları unutulmaz, çünkü bütün bu tavizleri vermediler.
Tabii ki paraya ihtiyacın var, benim de paraya ihtiyacım var, ben de üç çocuk yetiştirdim, çocuklarıma zar zor bakıyorum. Ama ona rağmen meslek dışı teklifleri onurlu bir biçimde reddediyorum.
Artık Türkiye’de şu olması lazım; her oyuncu kendi seyircisini yaratma yolunda adımlar atmalı. Bunun zamanı geldi artık ama hiç kimsenin böyle bir kaygısı ve sorumluluk bilinci oluşmuş değil. Türkiye’de kaç oyuncu, kaç yönetmen var ki bir yerde bir oyun oynasın, seyirci onun için gelsin. Daha böyle bir sistem yok. Oyuncuları desteklemiyoruz, bırakın oyuncuları desteklemeyi, oyuncular kendilerini desteklemiyorlar ki...
Kendi kendimizi kandırıyoruz. Bugün gerçek şu; bu mesleği gerçekten meslek olarak yapmak isteyenlerin sayısı çok az. Bu meslekte para kazanıp şöhret olmak isteyenlerin sayısı çok fazla. Öbür taraftan bugün birçok oyunlara bakın; oyunların çoğunda oynamak istemiyor. Yani oynamak istemeyen insanların sahnede olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

Çok öfkeli ve karamsarsınız...
Yoo, aslında karamsarlık değil... Aslında ben mutluyum, çünkü Türkiye çok dinamik bir ülke ve bomboş. Daha yapılacak binlerce tiyatro var, binlerce oyun, binlerce iş var...
Yani biz İstanbul’u daha tiyatroya, sanata doyurmadık ki nasıl mutlu olmam, önümüzde koskoca bir Anadolu toprağı ve orada yaşayan, sanata, gösteriye, tiyatroya aç insanlar var ve ben bir sanatçı olarak kendimi sorumlu ve hazır hissediyorum. Bu yolda çürüyenler olacak, yorulanlar olacak ama bir de kendini sürekli teyakkuzda tutan genç, heyecanlı ve dinamik bir kuşak var. Sayıları az da olsa varlar ve bu bir umut ışığıdır.

Önümüzdeki yıla ilişkin projeleriniz neler, biraz da onlardan bahseder misiniz?
Irak’ta patlayan bombalar, ülkemizde patlayan bombalar ve başka yerlerde patlayan bombalarla, bizim de karnımızın içine eden, bağırsaklarımızı dışarı çıkaran nedenlerle uğraşacağız bir dönem daha. Çünkü bunları sorgulamadan kendimi görevimi yapmış hissetmiyorum ya da yeterli bir iş yaptığımı düşünemem. Bütün bunlara karşılık gelecek yeni iki tane oyun hazırlığı içindeyiz. Bir tanesi Sırp kadın yazar İvana Sajko’nun yazdığı “Canlı Bomba” adlı tek kişilik oyun. Canlı bomba olan bir kadının yaşamı üzerine kurulu sert bir oyun. Diğeri ise Fransız yazar Adel Hakim’in yazdığı “İnfazcı” adlı oyun. Bu oyun da Lübnan iç savaşında geçiyor. Senelerce önce yazılmış bir oyun.
Diğer yandan yine önümüzdeki sezon için hazırlayacağımız Lars Norens’in, “Kategori 3.1” adlı 12 saat sürecek bir nehir proje tamamlanacak.

Metin Boran
www.evrensel.net