EKONOMİ ve POLİTİKA

EKONOMİ ve POLİTİKA

  • Bu haftanın en önemli olayı, kuşkusuz, Ankara’daki patlamadır. Altı kişinin yaşamına mal olan ve onlarca insanın yaralanmasına neden olan bu olayı şiddetle kınıyorum


    Bu haftanın en önemli olayı, kuşkusuz, Ankara’daki patlamadır. Altı kişinin yaşamına mal olan ve onlarca insanın yaralanmasına neden olan bu olayı şiddetle kınıyorum. Olay hakkında yorum yapmak benim bilgi sınırımı aştığı gibi, henüz polisiye yönü tümüyle aydınlatılmamış olan bir olay hakkında siyasî yorum yapmak da çok erken ve yersiz olur, diye düşünüyorum. Ancak şu kadarını belirtmek isterim ki, bu olayı kim üstlenirse üstlensin ya da reddetsin, tüm taraflarca şu çok net olarak bilinmelidir ki, böyle bir girişim kimseye değil, bu bölgeyi parçalayarak lokma lokma yutmak isteyen emperyalistlerin işine yarar. Bu itibarla, böyle bir faciaya neden olanlar, olayı kendi çıkarları doğrultusunda ve kendi iradeleriyle yapmış olduğuna inansalar da, aslında emperyalistlere hizmet etmiş olmaktadırlar! Bu nedenle, bu tür olaylarla bölgemizi ve ortamımızı kana bulayıp birbirimize düşeceğimize ve emperyalistlerle işbirliği içindeki siyasîlere koz vereceğimize, bir araya gelip, ortak çıkarımızı korumak üzere emperyalistleri ve onların ekonomik ve siyasî işbirlikçilerini bu bölgeden kovmaya çalışmalıyız. Tüm Ortadoğu kan gölüne dönmüş ve emperyalistler kendi emellerini adım adım uygulamaya koyarken, nasıl oluyor da sağlıklı düşünce oluşturamıyoruz, bunu bir türlü anlayamıyorum!
    ***
    Terör olaylarını geride bırakarak değil, ama onun etrafında dolaşarak, bugün yine ekonomi ile ilgili olarak, başlıktaki cümleyi açmaya çalışacağım. Hatta, buna da “ekonomi terörü” adını versek hiç yanlış olmaz.
    Önce şöyle bir soru soralım: Askerî müdahalelere, son ayda yaşanmış olan e-posta ültimatomuna niçin kızıyoruz? Bunun yanıtı, en sol açıdan, askerin sermaye ile işbirliği içinde ve silah gücü ile sermaye çıkarlarını koruduğu şeklinde verilebilir. Bilindiği gibi, sol kesim, farklı derecelerde olmak üzere, sadece askere değil, devlete de karşıdır. Bunları biliyoruz. Ancak, biz burada sol kesimin değil, liberal kesimin niçin e-ültimatomuna sinirlendiğini sorgulamak durumundayız. Diğer bir deyişle, eğer asker silah gücü ile sermayenin yanında ise, liberaller tarafından yükseltilen bu kızgınlık niye? Sanırım bu durum iki farklı şekilde açıklanabilir. Birincisi ve yüzeysel düzeyde olanı, askerin sermayenin emrindeki AKP’nin önünü kesmeye çalıştığı şeklindeki algılama olabilir. İkincisi ve daha ince boyutta olanı ise, laiklik vurgusu yapan askerin, böylece AKP’nin ve dünya kapitalizminin oyununu bozuyor olmasıdır. Zira, gericilik olarak nitelenen dincilik ya da tarikatçılık hatta feodal yapılanmalar halkları yoksullaştıran dünya kapitalizminin sosyolojik desteğidir. Yoksullaşan halk kesimlerinin sistemi algılamasını ve ayağa kalkmasını engelleyen en etkili sosyal doku cemaatçılık veya dinciliktir. Bu itibarla, günümüzde “gericilik” olarak halka lanse edilen gericilik, aslında gericilik değil, fakat kapitalizmin yanında ve onu desteklemek üzere ortaya çıkmış fevkalâde zamansal bir olgudur. Dincilik, kapitalizmin önemli bir dayanağı ve can yoldaşıdır. Dinciliği ortadan kaldırmak, dünya kapitalizminin ve küreselleşmenin ve ona hizmetkârlık eden siyasîlerin halkların gözlerini kapatan sihirli perdenin ellerinden alınması anlamına gelir.
    Eğer bu çözümleme geçerli ise, asker siyasîlere değil, küresel emperyalizme ve onun içerideki işbirlikçilerine karşı bir tavır koymuştur, denebilir. Burada mesele, hangi güce karşı olmamız noktasında düğümlenmektedir. Yukarıda da belirttiğim gibi, sol bir kişi sermayeye karşı olduğu kadar, onun siyasetteki aracı olan devlete ve devlet erki olan silaha da karşıdır. Peki, sermayeyi ne yapacağız! Üstelik, sermaye toplum üzerindeki baskısını medya, üniversiteler vb. gibi bir dizi maddî olmayan ideolojik aygıtlar marifetiyle, anlaşılamaz bir şekilde uygulamaktadır. Halkımız bunun, anlaşılamaz bir şekilde, demokrasi sanmaktadır. Bu inanç varsıllar için cinlik, yoksullar için ise saflıktan başka bir şey değildir!
    Başbakanın, TÜSİAD’da ne işi olabilir! Yoksul kesimleri kömür ve gıda maddeleri ile kafa kola alan siyasal erk, TÜSİAD’ın derdini dinleyip, taleplerini almaktadır. İthalat ve ihracat üzerindeki denetim mekanizmalarını hafifleten siyasal erk, yoksul kesim için sadece “şefkat armağanları”, daha doğrusu “siyasî rüşvet armağanı” dağıtımı yapmaktadır. Bu, halk kesimi için olduğu kadar, siyasal kadro için de fevkalâde gurur kırıcı ve aşağılatıcı bir davranış!
    TÜSİAD’ın gücü nereden geliyor? Emekçiler, bin bir zahmetle gerçekleştirdikleri üretimi, kendilerinin de rıza gösterdiği ve safça demokrasi olarak algıladığı sistem mantığı ile sermayedara aktarırken, o aşamada iş bitmiş demektir! Artık ondan sonra, sermayedar işveren olmakta (Allah razı olsun!), vergi veren olmakta, hükümete çok kızdığında ülkeyi terk etme serbestisine sahip olmakta, parasını üretimden çekip faizci parazit olmakta, vs. vs. İşte güç! Ne hazindir ki, sendikalarımız da işçi işveren ilişkisini bir aile ilişkisi gibi görmekte ve etrafa da öylece yansıtmaktadır.
    ***
    Değerli okuyucular, sermaye kesiminin toplum ve siyaset üzerindeki gücünün askerden daha hafif olduğuna inanıyor musunuz! Demokrasilerde askere karşı olmak, salt asker olduğu görüşüne mi, yoksa dengesiz ve baskılayıcı bir güç olduğu görüşüne mi dayandırılmaktadır! Nereden gelirse gelsin, dengesiz güce karşı olunca askerle sermaye (küresel sermaye, emperyalizm vs.) arasında fazla bir fark var mı!
    İzzettin Önder
    www.evrensel.net