KİRVEME MEKTUPLAR

KİRVEME MEKTUPLAR

  • Kirvem,
    Geçen hafta Diyarbakır Eczacılar Odası’nın, 14 Mayıs Eczacılık Bayramı vesilesiyle yaptıkları davete icabet edip söyleşide bulunmak üzere gittiğim memleketimde, bir zamanlar bu beldede, yani ellili yılların başlarında, sayıları iki elin parmaklarını dahi bulmayan...


    Kirvem,
    Geçen hafta Diyarbakır Eczacılar Odası’nın, 14 Mayıs Eczacılık Bayramı vesilesiyle yaptıkları davete icabet edip söyleşide bulunmak üzere gittiğim memleketimde, bir zamanlar bu beldede, yani ellili yılların başlarında, sayıları iki elin parmaklarını dahi bulmayan, şimdilerde iki yüzü sollayıp geçen eczanelerin varlığı, acaba tıbbi anlamda ne denli yol aldığımızın kanıtı mıydı, yoksa özellikle son zamanlarda köylerden şehirlere doğru “mecburen” gerçekleşen göçlerin olumsuz sonuçlarının etkisiyle gelişen, özellikle de bu bölgenin “sağlıksız koşulları”nı bu yönüyle sanki yansıtan bir nevi boy aynası mıydı doğrusu bilemiyorum ama, ben özüm söyleşi esnasında bir nebze de olsa dile getirdiğim gibi, bir zamanlar Diyarbakır’da kulaktan kulağa yayılan “kocakarı” ilaçlarından medet umduğumuz o günleri gerilerde bırakıp “modern tıp” koşullarına ayak uydurmaya çabalarken hayli yol aldığımızı gördükçe tabii ki bu sevincimi hemşerilerimle paylaştım. Ayrıca, orada kaldığım günlerde göstermiş oldukları yakın ilgiye teşekkürü borç biliyorum. Bu arada Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin yanı sıra, keza aynı üniversitenin çatısı altında, onun gölgesinde bir de Eczacılık Fakültesi’nin yakın zamanda hayata geçirilmesini de diliyorum.
    Kirvem,
    Diyarbakır’a yılda yaklaşık yüz yirmi bin turistin geldiğini, bu sayının kısa zaman sonrasında birkaç misline ulaşması için de çabalar harcandığını buradaki kimi yetkililer ifade ederken, bunun ne derece gerçekleştirileceğini ben özüm doğrusunu söylemek gerekirse bilemiyorum ama, son yıllarda Ergani civarında Çay Önü’nde yapılan arkeolojik kazılar sonucunda yapılan değerlendirmelerin ışığı altında, tarihi nerdeyse yedi bin yıllık bir geçmişe dayanan böylesine eski bir yerleşim yerinin, birçok medeniyetlere kucak açıp onlara ev sahipliği yapmış kadim bir kentin, özellikle son yıllarda kimi kırtıpil, cavalacoz politik nedenlerle içine düştüğü “nahoş” durum, ne yazık ki acı ama gerçek!
    Nitekim, yerlerinden yurtlarından zorunlu göçlerle hani deyim yerindeyse tavuk misali “kışkışlanan”, işsiz, güçsüz yöre insanlarının çar naçar gelip sığındıkları mekânların, özellikle de Sur içinde yaşayanların hali pür melali, devlet babamız tarafından yıllar yılı inatla sürdürülen yanlı, dayatmacı, bağnazca yaklaşımlarının ne denli yanlış olduğunun sanki kanıtı mı ne!
    Daracık sokak aralarında bir bakıma “kader”lerine terk edilmiş, elleri yüzleri neredeyse sudan, sabundan nasibini almamış, alamamış, kıçlarında donu olmayan gariban “çocuklar ordusu”nun gelen geçenlere el açıp, ya da peşlerine takılıp sakız, mendil satma bahanesiyle onların eteklerine, paçalarına zamk misali yapışıp melül melül yakararak dilenmesi; sosyal bir hukuk devleti olduğu anayasasında kalın çizgilerle belirtilmiş ve keza aynı anayasanın kırk birinci maddesinde belirtilen “Devlet, ailenin huzur ve refahı ile özellikle ananın ve çocuklarının korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulanmasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilâtı kurar” ifadesiyle ne kadar da çelişkili!
    Evet Kirvem, söz turistlerden açılmışken, hani bir zamanlar gari nerdeyse dilimize pelesenk olan “Bir turist bin turist getirir” tekerlemesinin sanki hakkını verircesine, sayıları yaklaşık iki yüz kişiyi aşan bir turist kafilesiyle, gerek Diyarbakır “küçe”lerini, gerekse daha sonraları gittiğimiz Mardin’i beraberce gezerken, aslında kafiledeki turistlerden kimler “yerli”, kimler “yabancı”ydı veya kimler şu ya da bu nedenle terk ettikleri “baba ocaklarına” yıllar sonrasında “istavrozunu şaşırmış” gâvurlar misali dönmüştü belli değildi: Kimisi İsveç, Hollanda, Amerika, Fransa, Avusturya, Almanya’dan, bir kısmı da İstanbul’dan kalkıp buralara gelenlerin hemen hepsi de son elli yıl içinde buralardan, daha da doğrusu doğup büyüdükleri bu yörelerden kalkıp yaban ellere istemeyerek göç etmiş Süryani, Keldani ve Ermeni döllerinden başkaları değildi! Onları bu topraklara çeken hep yüreklerinden söküp atamadıkları “özlem”di.
    Ne acıdır ki, bu özlem bazen bir koku, bir tat, bir ses, bir ezgi ya da bir yaprak kımıltısının çağrışımıyla dönüp dolaşıp eninde sonunda hemen hepsinin göz pınarlarında biriken damlalara dönüşüyordu…
    Vee hiçbir tabip, hiçbir eczacı “özlem” denen bu duygunun buruk acısına “derman” olamıyordu…
    Mıgırdiç Margosyan
    www.evrensel.net