DURUM

DURUM


  • Son dönemdeki politik gelişmeler İdris Küçükömer’e ve onun tezlerinden birisi olan “Türkiye’de sol sağdır, sağ da sol” tezine sıkça atıf yapılmasına neden oluyor. AKP ve CHP gibi partilerin “askere” ilişkin tutumları, seçimler öncesinde yapılan transferler -solcu bilinen bazı isimlerin AKP’den, sağcı bilinen bazı isimlerin ise CHP’den aday olması gibi- bu tezin doğruluğuna kanıt gibi gösteriliyor, kafa karışıklığına yol açılıyor.
    Burada Küçükömer’in bu ve diğer tezlerini tartışmanın olanağı yok. Ancak bugünkü politik ortamda solu ve sağı, demokrasiyi ve darbeciliği tartışmak, politik aktörleri ve bazı kavramları yerli yerine oturtmak gerekli ve zorunlu. Sağ ve sol oldukça kendi içlerinde oldukça geniş bir yelpazeye açılıyor. Sağ terimi politikada muhafazakar, ekonomide ve politikada eskiden yana olan, değişime karşı olan politik akım, ya da partiler için kullanılıyor. Sağ partilerin büyük sermayenin çıkarlarını en iyi koruyan ve yansıtan partiler olduğu kabul ediliyor.
    Sol ise, yenilikçi, sosyal politikalara ağırlık veren, daha çok halkın çıkarlarını ve demokrasiyi savunan, sosyalizmin etkisiyle sosyal politikaları benimseyen parti ve akımlar için kullanılıyor. Sağın sağı ve solun solu oldukça geniş bir yelpaze oluşturuyor. Sağ muhafazakarlıktan, dinciliğe, faşistliğe, ırkçılığa doğru sıralanan parti ve akımları barındırıyor. Sol ise sosyal demokrasiden, sosyalizme doğru geniş bir yelpazeyi kapsıyor ve içerisinde sol adına hareket eden her türlü akım ve parti yer alıyor. Yani her isteyene istediği yerden tartışacağı, “kanıtlarını sunacağı” bol malzeme ve “kanıt” içeren adlandırmalardır sağ ve sol.
    Zaman zaman özellikle “merkeze” yakın sağ ve solun aynı platformlarda buluşması, aynı politikaları uygulamaları sadece bugüne ve sadece Türkiye’ye özgü bir durum değildir. Büyük bunalımlar öncesinde ve sırasında bu akımların birleştiğine, aynı politikaları uyguladıklarına sıkça rastlanmıştır. Örneğin 1. Dünya Savaşı sırasında Alman sosyal demokrasisi -sosyalizmi savunuyorlardı!- Alman emperyalizminin savaşçı, yayılmacı politikalarını desteklemiş, Lenin ve Bolşevikler tarafından sosyal-şovenlikle, sosyal emperyalistlikle suçlanmışlardı. Bu örnekler çoğaltılabilir, ama gereği yok.
    Sol’un “merkeze” yaklaşmasının ilk ve son örneği yukarıda sözü edilen değildir. “Duvarların yıkılmasının” ardından benzer gelişmeler gündeme geldi. Burjuva liberalizminin hakimiyeti politik akım ve partilere damgasını vurdu. Dünyanın pek çok ülkesinde -gelişmiş kapitalist ülkeler dahil- özünde aynı ekonomik programlar uygulandı. Özelleştirmeler, “sosyal devletin” tasfiyesi, geçmişte kazanılmış ekonomik ve sosyal hakların gasp edilmesi gibi politikalar ya sağ ve sol partilerce ya da koalisyonlar biçiminde -DYP-SHP, DSP-ANAP-MHP vb- uygulandı. Partilerin ve programların tekleştiği dönemler oldu, bu dönemler.
    İdris Küçükömer DP’ye oy veren kitlelere ve DP’nin izlediği “sivil” siyasete bakarak ve başka tespitlerde bulunarak bu “bizde sağ soldur, sol da sağ” saptamasında bulunmuştu. Ancak politik partiler oy aldıkları kitlelere ve dayandıkları tabana göre değil, çıkarlarını savundukları sınıfa ve uyguladıkları politikalara göre tanımlanabilirler. Hemen her ülkede nüfusun yüzde doksanını halk sınıf ve tabakaları oluştururlar. Ancak yine yüzde doksan büyük sermaye partilerinin egemenliği hüküm sürer ve onların politikaları uygulanır. Halk ise kandırılacak ve oyu alınacak bir nesnedir sadece.
    “Sivil” politikayı savunmak ise demokrasiyi savunmakla özdeş değildir. AKP “askerlerin” müdahalesine karşıdır ancak demokrasiyi ve özgürlükleri savunmaz, onlar için -301 durur, yeni polis yasası gelir, anayasanın sakıncaları cumhurbaşkanlığı seçimlerinde fark edilir vb.- kılını kıpırdatmaz. CHP ise hem “asker” vesayetinde siyaset yapar, hem de AKP gibi IMF politikalarını savunur anayasa, 301, Kürt sorunu vb. sorunlarda tutumu gerici ve şovendir- her iki büyük partide ülkede demokrasiyi, bağımsızlığı, halkın ekonomik ve sosyal çıkarlarını savunmazlar. Bu durumda sağ ve sol konusunda kafa karışıklığından doğal ne olabilir ki?
    Emek Hareketi, başından beri burada kısmen değinilen ve değinilmeyen karışıklıkları ve diğer unsurları -örneğin kafa karışıklığına yol açan diğer bir kavram “devrimciliktir”- dikkate alarak, “biz solcu değiliz” nitelemesini kullandı ve kullanıyor. Bunu yapmakla dikkatleri işin lafzına değil, yapılması gereken işlere ve görevlere çekmeyi amaçladı. Demokrasiyi, bağımsızlığı, Kürt sorununun çözümünü sosyalizmin bakış açısı ile ele aldı, politikayı işçi ve emekçinin günlük yaşamının parçası ve doğal görünümü olarak gördü ve oraya oturtmaya çalıştı. Sorunlara ve gelişmelere bu mevziden yaklaşılınca bugün olup bitenler daha bir anlaşılır olmuyor mu?
    Ahmet Yaşaroğlu
    www.evrensel.net