cızırtı

cızırtı

görmeden televizyon izlenir mi?



Nasıl olduğunu sormayın, bu hafta bir süre gözlüksüz yaşamak zorunda kaldım. İleri derecede miyop olduğumdan dolayı da ciddi görme problemi yaşadım. Peki bu, beni görev aşkımdan bir an olsun uzaklaştırdı mı? Elbette hayır. Yani, yine de televizyon izledim. Pek göremediğimden daha çok dinledim, hatta gönül gözüyle hissettim. Ama izledim.
Böylece daha önce fark etmediğim pek çok şey fark ettim. Mesela, memlekette dizi başrollerinin iyi oyuncular olmadığını sanırdım. Perşembe gününün üç dizisi, Kurtlar Vadisi, Sağır Oda ve Kader’i dönüşümlü izlerken hiç de öyle olmadığı sonunda kafama dank etti. Aras Dağlı’yı oynayan Orhan Kılıç da, Polat Alemdar’ı oymayan Necati Şaşmaz da, Ali’yi oynayan Özcan Deniz de kulağa gayet iyi geliyor.
Hakikaten etkilendim. Televizyonun üç yıldızı mı desem, işte memleketin en büyük oyuncuları mı desem diye düşünürken, öğrendim ki duyduğum seslerin hiçbiri bu vatandaşlara ait değilmiş. Tabii pek melûl bakışlarını da göremediğim, yalnızca başkaları tarafından seslendirilen konuşmalarını duyduğum için, bana çok başarılılarmış gibi geldi. Olsun.
Bu dizilerden Sağır Oda yeşil, Kurtlar Vadisi gri, Kader sarı renkte. Ben öyle gördüm. Bir de kimi silüetler, hareket eden. Seslerden anladım ki, bazen dövüşülüyor. Şu kadarını söyleyeyim, kavga dövüş sahnelerini karaltılar halinde görmekle televizyonun dibine girip içine çekmek arasında ciddi bir fark yok. İkisini de tecrübe etmiş biri olarak... Galiba bütün o çat çut sesleri, o sahneye esas havasını verenmiş. Onun dışında, Kahraman filmini değil, Malkoçoğlu’nu, onun da beceriksiz halini hatırlatıyorlar...
Göremiyoruz ya, kendimi diyaloglara verdim ister istemez. Bayağı konuşuyorlarmış, siz ne kadarını dinliyorsunuz bilmiyorum. Kurtlar Vadisi’nde “kader” üzerine o kadar çok mesaj verildi ki, “ölüm var” temasını o kadar tekrarladılar ki, ilahiyatçıların yaptığı dini sohbet programları solda sıfır kalır. Onun dışında herkes Polat Alemdar’dan korkuyor, adımını ona göre atıyor. Kurtlar Vadisi’nin özeti budur.
En çok da “Sen mi kurtaracaksın memleketi” muhabbetine güldüm. Ama Polat’ın otoritesi karşısında annesi bile nasihat vermekten çekindi ya, helal olsun...
Sağır Oda’nın mesajı da pek günceldi. Anladığım kadarıyla Amerika’nın tek bir taktiği var, sürekli istikrarsızlık yaratmak. Yalnız Türkiye’yi değil, ne kadar ülke varsa karıştırmak istiyorlarmış. Bunun da tek yöntemi, bomba patlatıp birilerini öldürmekmiş. Dolayısıyla birkaç teröristin bombacı faaliyetini engellersen, mesele kalmıyor. E istikrar korunuyor işte, daha ne?
Bir de tartışma programı izledim, kırmızı ağırlıklı. Herhalde ekranın altında kimin kim olduğu yazıyordur, muhtemelen programın başında sunucu da tanıtmıştır. Ama ikisini de kaçıran benim gibi izleyiciler için kimin kim olduğunu anlamak hakikaten mümkün değildi. Seçim havasına girildiği belli, çünkü kimin neyi savunduğu belli değil. Herkes vatandaşın derdine düşmüş gibi görünüyor ama neyi çözüm olarak önerdiğini söylemiyor. Tanıyamayınca da hiç çekilmiyor. Anladım ki, görmeden de televizyon izleniyormuş. Pek bir şey kaçırmıyor insan.

KAMPANYA - organ işine girmeyin!
Hollanda’da bir yarışma programı, bu manyakça hale gelen televizyon yarışmalarında yeni bir çığır açma yoluna girmiş: Ölmek üzere olan bir kadın, böbrek hastası üç yarışmacıdan birini canlı yayında seçip böbreğini ona bağışlayacakmış! Yarışmanın konusu bu.
Hollanda bu, orda olur, bizde olmaz demeyin. Biri Bizi Gözetliyor da oradan çıktı, hâlâ benzerlerinden kurtulamadık işte. Böcek yeme yarışmasını bile getirdiler memlekete, tutarsa bunu da getirmekte vakit kaybetmezler.
Ama organ işine girmek iyi değil.
Çünkü bu köşeyi aileler okuyor, çoluğu var, çocuğu var. Çok zor durumda kalırım. Yapmayın bunu bana. Cümleye, “Bugün canlı yayında böbrek veren” diye başlayamazsın, organla ilgili ne söylesen lafın ucu başka yere gitmeye müsait.
Tek parça halinde sunup oylatıyorsunuz ya elemanları, böyle kalsa iyi.

Çağdaş Günerbüyük
www.evrensel.net