evrensel olmak

evrensel olmak

sansür var, sansür var



Bir sözlükte şöyle açıklanmış:
Sansür: Denetleme, sıkıdenetim, murakabe…
Sansör ya da sansürcü de denetleyici oluyor zaar.
Bence denetleme sözcüğü yeterince karşılamıyor ‘sansür’ü. Çünkü Personel Yasası’na göre kurulmuş birçok denetleme kurulu adıyla devlete ait kurumlar var. ‘Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’ vb... Her ne kadar ‘sansür’ eylemi devletin bir başka birimine ait olsa da…
Bir başka sözlük ise daha ayrıntılı yazmış maddeyi: Her türlü neşriyatın ve postayla yollanan mektupların hükümetçe kontrolü. (Fransızca kökenli.)
Yaşamında nice çile, kahır ve bir o kadar da sansürle yüz yüze gelmiş değerli yazarımız, ünlü edebiyat tarihçimiz Cevdet Kudret’in (1907-1992) önemli bir incelemesi vardır: Abdülhamit Devrinde Sansür (128 sayfa, Milliyet Yayınları, Ocak 1977.) Girişte şunları yazmış üstadımız: “Türkiye’de basın üzerinde baskı ve sansür denince akla hemen Abdülhamit devri gelir. Oysa sansür ve benzeri baskılar daha önceki devirde başlamış; Abdülhamit o konuda epey zengin bir birikime mirasçı olmuş, geçmişteki denemeleri göz önünde bulundurarak sistem üzerinde her yıl biraz daha oynamış, onu bir kuyumcu gibi işlemiş, ‘geliştirmiş’; kanun ve tüzüklerdeki bütün boşlukları doldurmuş, açık kapıları tıkamış; kurduğu düzeni tam 33 yıl hiç aksatmadan uygulamıştır.”
Şimdi anımsamanın zamanıdır. Matbaanın ülkemize getirilmesine yaklaşık 250 yıl karşı çıkan zihniyet, aslında neye karşı çıkıyordu? Ulu Hakanımızın devri iktidarında basından basıma, oradan edebiyat alanına (şiir, öykü ve özellikle tiyatro) acımasız sansür uygulandı.
Üzerinden bir yüzyıldan fazla zaman geçtiği için anlatılanlar, verilen örnekler günümüz okuru için olsa olsa artık birer gülmece değerindedir.
Medarı Maişet Motoru
Yirmi yıl kadar önce dostum M. Sunullah Arısoy’la Posta İşletmeleri’ne gittik. Ulus’ta, Rüzgârlı Sokak’ta iki yüksek binadan birinde idi. Bir çalışmamız için gerekti. Posta yoluyla gönderilmesi resmen sakıncalı sayılan yayınların bir listesini acaba görebilir miydik? Birkaç yıl sonra aramızdan ayrılan Sunullah Ağabey’in burada eski tanıdıkları vardı. Bizi iyi karşıladılar. Ve ilgili bir memur, üstlerinden gelen talimatla, oldukça kalın birçok klasör getirdi. Aman tanrım! Klasörlerin içindeki dosyalarda 1940’lardan bu yana sakıncalı görülmüş gazete ve dergilerin adı ve sayısı yüzlerce sayfa tutuyordu. (Yasaklanmış hemen her türlü politik görüş yanında, porno ve dinsel mesajlı olanlar da az değildi.) Bir o kadar da kitap adları vardı. Bunların arasında birisi çok ilgimi çekti: Sait Faik’in Medarı Maişet Motoru. (Yazarımızın bu roman denemesi ilkin 1944’de yayınlandı. Soruşturmaya uğradı. 1952’den sonraki baskıları Birtakım İnsanlar adıyla çıktı. 1970’deki 4. baskısından sonra yine ilk adına dönüldü. Bugün Medarı Maişet Motoru adlı kitap, sözgelimi işgüzar bir posta memurunun gazabına uğrayabilir. Çünkü halen o ünlü listede sabıkalı(!) görünmektedir.

Sansürü sansürlemeli mi sansürlememeli mi? İşte bütün sorun!
Herhangi bir sanat, edebiyat ve düşünce yapıtına karışmak; hatta sadece düşündüğünü açıklamak üzere yapılan bir konuşmaya uygulanacak sansür, öncelikle ifade özgürlüğüne bağışlanmaz bir saldırıdır. Hangi yüzyılda, hangi ülkede olursa olsun, sansür uygulayan siyasi erk, yaşanan döneme göre kesinlikle çağdışıdır. Çünkü “Düşüncenin sigaya çekildiği yerde barbarlığın başladığı sınır yer alır.” Sansür uygulanmaya değer görülen kişi ve kişilere gelince… Onlar her halükarda çağının ilerisinde sayılmalıdır.
Toplumda farklı gelen sesi aykırı ve düşman sayan, onlarla savaşımı iktidarı için biricik hedef bilen siyaset ağaları, aslında ne kendislerine ne de yurttaşlarına güvenmektedirler. Daha yakın bir zamanda, çok ünlü bir politikacımız açıkca özetlemişti derdini: “Benden değilsen bana karşısın anlamını çıkarırım.” Belki de bugüne dek ülkemizde hiçbir politikacı bu kadar doğrucu olmadı!
Sansürün ve türevinin şampiyonları ne kadar yırtınırsa yırtınsın, ülkemizin yüz akı aydın ve edebiyatçılar artık “şerbetli oldukları” sansürle her koşulda başa çıkacaktır. Bu ülkede, tek parti döneminde ünlü ‘Marko Paşa’ serüveni yaşanmıştır. Ömrü boyunca sansürün sansar yüzünden kurtulmak için her yolu ip cambazı dikkati ve hüneriyle kollayan Aziz Nesin, yazılarında elliye yakın takma ad kullandı. Sonunda korkudan korkmanın, insan özgürlüğü ve onuru üzerinde nasıl yıkıcı ve rezil bir şey olduğunu anlatan kitabı yazdı: Korkudan Korkmak. Kurduğu Nesin Vakfı’nın çocuklarına da ilk armağanı ‘yasağı yasaklamak’ oldu.

Sansürcü zorlanacak (mı?)
İktidarların, sansür babında her şeye karşın işi zor ve çetin olacak gibi. Geçen gün iki köşe yazarından şu bilgileri okuduk: “16’sı ulusal, 15’i bölgesel, 229’u yerel ölçekte yayın yapan 260 televizyon kanalı (bunun 53’ü kablolu). 30 ulusal, 108 bölgesel, 1062 yerel yayın yapan 1200 radyo istasyonu. Tüm ülkede dağıtımı yapılan 32 gazete ve 85 dergi.”
(Emre Kongar, Cumhuriyet, 22 Mart 2007.)
Gelelim çağımızın mucizesi internete… ”Sırf Türkiye’de kaydedilmiş web sitesi sayısının 100 bin kadar olduğu, bunlara yurtdışında kaydedilmişleri de ekleyince sayısının 600 bini bulduğu bildiriliyor. İnternet (uzmanlar onun yerine bilişim ağı denilmesini istiyorlar) kullanıcılarımızın sayısının 20 milyon kadar olduğu ileri sürülüyor.(…) Sonunda o kanıya vardık ki bugünkü iktidar, düpedüz zaptiye mantığıyla bir çözüm üretmeye kalkışmış. Daha doğrusu çözüm ararken, Batı demokrasileri gibi ‘özgürlükçü’ yaklaşımı değil kendi vatandaşlarının belli başlı web sitelerine ulaşmasını engelleyen Çin halk Cumhuriyeti ve İran gibi ülkelerin tuttuğu yolu benimsemiş.(…) Yani düpedüz bir sansür kurumu meydana getirmek istenmiş.” (Oktay Ekşi, Hürriyet, 4 Nisan 2007.)

Bir de sensör çıktı şimdi
Son yıllarda benimsenip hızla yayıldı. Artık gece vakti geldiğinizde otomatın düğmesi nerede diye dolanmıyorsunuz apartmanda. Daha dış kapı sahanlığında size hoş geldin diyen ışıkta, cebinizden ya da çantanızdan anahtarı çıkarıp kapıyı açıyorsunuz. Bir gece dostunuza gittiniz; tepenizdeki ışık dış kapının yanındaki listeyi aydınlatıyor. Size sadece arkadaşınızın adı yazılı zile basmak kalıyor. Apartmana girdikten sonra da dış kapıdan itibaren rehberlik eden ışık, çıkacağınız daireye dek sizi yalnız bırakmıyor. Kaç yıl önce taşındığım apartmanda bu sistem yenileyin uygulanıyordu. İnerken çıkarken karşılaştığım kimi komşular, getirilen bu sistemden zaman zaman seslice yakınıyordu. Derken zamanla herkes alıştı gitti. Yöneticiye, o günlerin birinde sormuştum bunun adını. Ağzında geveledi önce. Belki de bana yanlış söylemekten utandı.(!) “Valla”, dedi “sensor mu, sansor mu, öyle bir şey.” Bir gün ampul almak için elektrik malzemesi satan küçük bir dükkana girdim. Çıkarken demin uzun uzun anlattığım sistemi özetleyerek, “Bunun adı nedir” dedim. Yirmili yaşlarında bir delikanlıydı tezgahtar. “Sensör’dür adı amca” dedi. Başka zamanlarda değişik meslekten kişilere sordum bir vesileyle, hemen hepsi aynı adı söyledi: Sensör.
Peki en az 150 yıldan beridir bacı kardeş olduğumuz ‘sansür’le, şimdilerde tanışıp müşerref olduğumuz ‘sensör’ün akrabalığı, kan bağı vs. nedir? Düşünebiliyor musunuz? Küçük büyük, bir apartman ya da kocaman bir binaya giriyorsunuz. Tepenizde bir göz sizin geçtiğiniz, durduğunuz her yerde sizinle birlikte. Sansür’le sensör’ün işlevi üzerinde durmak, ‘sistem’e hizmet bakımından sorgulayıp karşılaştırmak nasıl bir sonuca götürür acaba bizi?
Aklımızın Ambargoları, değerli yazar Selçuk Erez’in (D.1936) birçok kez basılan zihin açıcı kitabının adıdır. (Sel Yayınları, İstanbul 1995. 3. baskı.) Yazar, kitaba adını veren yazısının sonundaki yargısını kapağa da yazdırmış: “Her şeyden önce kendi aklımıza koyduğumuz kısıtlamalardan, ambargolardan kurtulmasını bilmeliyiz.”
İçimizdeki Yasakçı’da usta edebiyatçımız Sulhi Dölek (1948- 006), ülkemizde anlatım özgürlüğünü kısıtlayan engeller üzerine 24 yazar ve çizerin görüşlerini derlemiş. Çok ilginç bir kitap. Milliyet Yayınları, 1990 İstanbul.

Remzi İnanç
www.evrensel.net