EVRENSEL’den

  • Gazetemizde önceki gün yer alan iki haber, Türkiye’deki “güvenlik” anlayışındaki derin uçurumu gözler önüne seriyordu. Bu, bir süredir siyasal alanda hızla akıp giden gündemler arasında kolaylıkla gözlerden kaçabilecek bir çelişki olduğu için, bugün bu köşede bu çelişkiye “zum” yapmayı gerekli gördük


    Gazetemizde önceki gün yer alan iki haber, Türkiye’deki “güvenlik” anlayışındaki derin uçurumu gözler önüne seriyordu. Bu, bir süredir siyasal alanda hızla akıp giden gündemler arasında kolaylıkla gözlerden kaçabilecek bir çelişki olduğu için, bugün bu köşede bu çelişkiye “zum” yapmayı gerekli gördük.
    Birisi polise sınırsız yetki veren, Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda değişiklik öngören teklifin TBMM Genel Kurulu’nda kabul edildiğini bildiren haberdi. Yeni yasaya göre, polis istediği zaman kişileri ve araçları durdurabilecek, arama yapabilecek. Yasayla birlikte herkesin parmak izleri alınırken polisin silah kullanma yetkileri de genişletildi.
    Polis, durdurduğu kişiye durdurma sebebini bildirecek ve durdurma sebebine ilişkin sorular sorabilecek; kimliğinin veya bulundurulması gerekli diğer belgelerin ibraz edilmesini isteyebilecek. Polis, durdurduğu kişi üzerinde şüphelenirse arama yapabilecek ancak bu amaçla kişinin üzerindeki giysinin çıkarılması veya aracın, dışarıdan bakıldığında içerisi görünmeyen bölümlerinin açılması istenemeyecek. Durdurulan kişilerin belgesinin bulunmaması nedeniyle kimliği belirlenemeyen kişi tutularak, durumdan derhal cumhuriyet savcısı haberdar edilecek. Bu kişi, kimliği açık bir şekilde anlaşılıncaya kadar gözaltına alınacak ve gerekirse tutuklanacak.
    1 Mayıs’ta İstanbul’da polisin “sınırlı” (!) yetkisini nasıl kullandığı, Hrant Dink’in “güvenliği”ni nasıl sağladığını düşününce, yeni yetkilerin hangi biçimlerde kullanılacağı ciddi bir soru işaretidir.
    Gazetemizde önceki gün sosyal boyutu bakımından doğrudan güvenliğin konusu olan diğer haber ise, iş kazalarıyla ilgiliydi. Geçen yıl meydana gelen iş kazalarında 916 kişi yaşamını yitirdi. Kayıtlara geçmeyen ve her gün yaşanan iş kazalarında ölenlerle, bu rakamların binleri aştığı tahmin ediliyor.
    İş Teftiş Kurulu Başkanlığı’nın 2006 yılına ilişkin teftiş raporuna göre iş müfettişleri, iş sağlığı ve güvenliği konusunda çocukların da aralarında bulunduğu toplam 1 milyon 158 bin 372 kişinin çalıştığı işyerlerinde 26 bin 617 teftiş gerçekleştirdi. Teftişlerin 4 bin 983’ü iş kazası nedeniyle yapılan inceleme teftişlerinden oluştu. Teftişlerde 4 bin 887 iş kazası tespit edildi. Bu kazalarda, 71’i 18 ve altındaki yaşlarda toplam 5 bin 28 işçi etkilendi. Kazalar sonucu 916 işçi öldü, 3 bin 233 işçi yaralandı, 758 işçi sakat kalırken 121 işçide çeşitli sağlık sorunları oluştu. Kazaların büyük bölümü makine ve tezgahlar nedeniyle gerçekleşti. Makine ve tezgahlar yüzünden 1977, malzeme düşmesi sonucu 700, düşme sonucu 685, elektrik çarpması sonucu 198, kimyasal maddeden etkilenme, zehirlenme ve boğulma sonucu ise 95 iş kazası yaşandı. Kazaların illere göre dağılımında ise 3 büyük il öne çıktı. Çalışan ve emeği ile ülkeyi her gün yeniden var edenler, vahşi kapitalizmin “kâr” güdüsünün kurbanı olarak aramızdan yitip gidiyorlar.
    Bu büyük çoğunluğun iş güvenliği için, kılını bile kıpırdatmayan, ancak “güvenlik” adına sadece polisin yetkilerinin artırılmasına önem veren bir iktidar ve sistem. 22 Temmuz seçimlerine giderken, siyasal partileri bu açılardan da ayırmak ve ona göre bir seçim yapmak zorunda değil miyiz? Hangi sınıfın kârı, hangi sınıf için “güvenlik”?
    İyi haftalar.
    www.evrensel.net